Hüznün Sevinci

Hüznün Sevinci

Her geçen gün gelişmekte olan teknoloji yeni nimetlerini sunuyor bizlere. Hayatımızın her noktasına dâhil oluyor bu yenilikler.

Yenilikler geldikçe teknoloji nimetlerinin öncelik sıralamaları bizler için değişiyor olsa da, benim dünyamda var olan radyonun öncelik sıralaması hala yerini koruyor. Bu durumun sebeplerini yıllarca birbirine alternatif olan radyo ve televizyon üzerinden anlatmam gerekirse; bana göre radyo samimiyettir, televizyon ikiyüzlülük. Radyo hatırlatandır, televizyon unutturan. Radyo sınırsız görüntüdür, televizyon sadece gözünün gördüğü. Radyo gecenin karanlığında fısıltıyla uykuya daldırandır, televizyon kaçan uykunun peşinden sabaha kadar koşturan…

Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki, eğer kaliteli programları takip ederseniz, radyo size farklı pencereler açar. Bu pencereler size farklı bir birikim katar. Müzik belleğiniz oluşur, daha önce konuşmadığınız konulardan, yaşamın sizin karşınıza henüz çıkarmadığı birçok alandan haberdar olursunuz. Yani bir bakıma keşfe iter sizi radyo.

Ben de insan kişiliğinin oluştuğu yaşlarda, küçük siyah radyomuzla ilginç keşiflere çıkıyordum. Bu yolculukta peşinden ayrılmadığım bir rehberim vardı. Gecenin karanlığında, yorganın altına saklanıp kısık sesle dinlediğim, her defasında da gecenin sessizliğini bozan tutamadığım kahkahalarıma sebep olan deli dolu, ayarsız, bir o kadar da içten, her gün buluşma saatimizi beklediğim rehberim. Programlarında bip sesi eksik olmuyordu, hak edene gerekli sözleri söyleyince içimin yağları eriyordu, ailemizin neşe kaynağı olan abisi gibiydi, telefon bağlantılarında ki diyaloglarda konuları öyle yerlere getiriyordu ki konunun oraya vardığına mı şaşırayım, karşı tarafa söylediklerine mi güleyim. Zamanın nasıl geçip programın bittiğinin farkına varamıyordum ta ki kapanış şarkısı çalana kadar. Bilenlerin aklına gelmiştir muhakkak, tabi ki Türkiye radyolarının efsanevi isimlerinden olan Muzaffer Güsar’ın hazırlayıp sunduğu “Muzo ile Yastık Sohbetleri” programından bahsediyorum.

Muzo’nun bana kattığı çok şey olduğunu düşünürüm hep. Ciddiye aldığımız hayata eğlenceli tarafından bakacak bir açının olduğunu göstermiştir. Farklı bakış açıları kazandırmıştır. Kendinle, çevrenle alay edebilecek kadar öz güvenin varlığından haberdar etmiştir. Radyonun samimiyetinden bahsettim ya hani, o fikrimin başrolüdür Muzo. Feridun Düzağaç ve müziği ile beni tanıştırması da benim için en önemli katkılarındandır biridir.

Muzo sayesinde gelişen bu tanışıklık bana unutamadığım hatıralar getirdi. Doğum günlerimden birinde, babam annemden aldığı tüyo ile eve eli boş gelmemişti. Feridun Düzağaç’ın “Orijinal Alt Yazılı“ kasetini bulmuştum çalışma masamın üzerinde. Jelatinini açtığım gibi siyah küçük teybimize koşmuştum. Radyoda dinlediğim şarkıları tekrar tekrar başa alıp dinliyordum, albümün içeriğini ikişer üçer defa okuyordum; F.D., Cumartesi, Düşler Sokağı, Buralardan Gitme, Alev Alev… Çok iyiydi be! Zamanla gelen yeni albümler ve internetin hayatımıza karışmasıyla kendisinin daha eski albümlerini kurcalama merağı birbirini takip etti. İyiden iyiye Feridun Düzağaç takipçisi oldum.

Bunca ilgi ve alakadan sonra ancak 2015 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde düzenlenen konserde Feridun Düzağaç’ı canlı dinleme fırsatını bulabildim. Feridun Düzağaç’ın konserine gidince, geç kalmışlıklarıyla meşhur biri olmanın hakkını verdiğimi bir kez daha fark ettim. Bunu çok daha önceleri yapmalıydım. Feridun Düzağaç’ı çok daha önceden canlı dinlemeliydim. Yine geç kalmıştım.

Hiç unutmam “Aşk Çok Uzak” şarkısıyla açmıştı konseri. Gözünde mor gözlükleri, saçlarının ilginç modeli, bordomsu kıyafet kombini ve soğuk algınlığına rağmen içten gelen sesi… Bir süre sonra baktım ki her şarkısına eşlik ediyorum, şu siyah küçük teybimizin içine girmiş gibiydim adeta.

Benim için oldukça keyifli geçen konser, Feridun Düzağaç’ın bir şarkı arasında sözü Trabzonspor’a getirmesiyle ilginç bir hal aldı. Açıkçası pek şaşırmıştım, çünkü Feridun Düzağaç birilerinin gözüne hoş gözükmek için boynunda atkı ile dolaşanlardan değildi. Durduk yere konu neden Trabzonspor’a gelmişti? Neydi konuyu Trabzonspor’a getiren? Kazım Koyuncu’nun Trabzonspor’u mu? Hayır. Ondan iz kalmamıştı ki. Trabzonspor ruhunu kaybetmiş, kendi kimliğini geride bırakarak tanımlanamayan ilginç bir hale doğru eviriliyordu. Hele hele Trabzonspor’un yönetimi başkanlık makamının önünden dahi geçemeyecek kişilerin eline kaldığı, tarihimizin en karanlık dönemlerine denk gelen günlerden birindeydi bu konser.

Aşk Çok Uzak, F.D., Lavinia, Düşler Sokağı derken Trabzonspor nerden esti de geldi aklına Fe abi ? Merakla konunun devamını bekliyordum.

Feridun Düzağaç sözü fazla uzatmadan merakımızı giderdi ve kendisini çok mutlu kılan o anı paylaştı bizlerle; “Trabzonspor tribünlerinde kendi sözlerimi görünce; “İşte bu sözleri ben yazdım, ben, ben!” diyesim geldi.” dedi heyecan ve mutlulukla teşekkürlerini sunarken.

Bahsi geçen sözler şunlardı; “Anlamak için soruyorum bana mutluluk yasak mı ?”

Trabzonspor taraftarının 2010- 2011’in olumsuz etkilerini üzerinde taşımaya devam ettiği, İbrahim Hacıosmanoğlu ile girilen yolda iyice çamura battığı günlerde asıldı bu pankart tribüne. Feridun Düzağaç’ın hüznüne ortak olmuş, kendisinde bu hüznün sevince dönüşmesini sağlamıştı Trabzonspor taraftarları. Her şarkısında hüzün olan bir sanatçıya bu duyguları yaşatmak büyük bir işti benim nazarımda.

 

Peki ya hayatını futbola odaklayan, yediden yetmişe, Edirne’den Kars’a, dünyanın neresinde olursa olsun Trabzonspor’a gönül bağı olan bunca kişiyi şarkıların hüznüne ortak etmek? O da büyükçe bir işti. Büyükçe bir beceriksizlik, büyükçe bir kendini bilmezlik, büyükçe bir yetersizlik…

Hangi açıdan bakarsan bak hayal kırıklarıyla örülü bir hikâyeyi sürüyoruz yıllardır.

Yaşadığımız son hayal kırıklıkları Konyaspor ile oynanan Türkiye Kupası ve Süper Lig maçlarıyla oldu. En kötü sezonlarında bile Türkiye Kupası’nda gösterdiği başarılarla bilinen Trabzonspor, gelenek haline dönüşen bu başarılardan uzaklaşmaya devam etti ve devre arasından sonra gelen ilk maçında Konyaspor’a elendi. Hem de Türkiye Kupası’nı kazanmayı kendisine bir hedef olarak belirlemesine rağmen. Gerçi seçim döneminde sorsan şu sıralar şampiyonluğun en güçlü adayı biz olacaktık ya neyse. Bu maçın hemen ardından gelen, yine Konyaspor ile oynadığımız Süper Lig maçında ise maçın başında rakibin on kişi kalmasına rağmen hücum futbolu oynamayı beceremeyen bir Trabzonspor izledik ve galip ayrılmamız gereken maçta puan kaybı yaşayarak Süper Lig’in ikinci devresine vasat bir başlangıç yaptık.

Hâlbuki devre asına girdiğimizde gözümüze çarpan manzara uzaktan çok hoş geliyordu. Lider takım ile aramızda sadece beş puan farkı ve oynanmamış on yedi maçımız vardı. Bu hoş manzaraya rağmen, Trabzonspor taraftarının büyük çoğunluğu gibi ben de zerre kadar beklenti ve heyecan içerisinde değildim. Çünkü çok iyi biliyordum ki gözümüze çarpan bu hoş manzara pek yakında silinip gidecek bir seraptan ibaretti. Bence öyle de oldu ve Konyaspor maçlarının ardından çölün ortasında olduğumuzu bir kez daha görmüş olduk.

Tribüne asılan o pankarttan bu yana aradan yıllar geçti.

Bipsiz programı olmayan, yılların özel radyocusu Muzo, TRT radyolarında diline kilit vurarak programlar yaptı.  Feridun Düzağaç imaj değiştirdi, yeni albümler ve konserlerle hüzünlerini dinleyicileriyle paylaştı. Trabzonspor da ise ne yazık ki, daha kötüye gitmekten öte bir değişim yaşanmadı, yaşanacağa da benzemiyor.

Aradan geçen bu yıllara rağmen, biz eski Trabzonspor’un ardında baka kalan futbol severler olarak, hala anlamak için sormaya devem ediyoruz; bize mutluluk yasak mı?