Bir Maçın Anatomisi | Trabzonspor 3 – 4 Beşiktaş

2 Ağustos günü Trabzonspor’umuz 50. yılını kutlarken, 2017 senesi için bir şeyler karalama fikri, yerinde şahit olma fırsatı yakalamış olmam ve geçen sezonun da en güzel maçı olması hasebiyle Trabzonspor- Beşiktaş maçını aklıma getirdi.

Bu maçın şahsım adına önemi büyüktü. Hayat bizi sevdalısı olduğumuz Trabzon şehrinden uzaklarda yaşamaya zorluyor ama yüreğimizden de bu sevda hiç eksilmiyordu.  Zaten çocukluğunu gurbet ellerde okuyarak geçirmiş biri olarak iş hayatında da buna katlanmak özlem duygusunu da katlıyordu. Hasretini çektiğim memleket kokusuna kavuşma sevincinin yanında, sabırla senelerdir yapımını beklediğimiz Akyazı Stadı’nda ilk defa bir maç seyredecek olmak anlatılmaz bir histi. Bununla birlikte 3 kişi gittiğimiz bu maçta sağımda ve solumda doğru yolu bularak Trabzonsporlu olan ama Trabzonlu olmayan eşim ve iş arkadaşım vardı. Eskiden biri Fenerbahçeli diğeri Galatasaraylıydı. Beş yüz kilometre yaparak geldiğimiz bu maç onlar içinde bir ilkti.

Benim gibi birçok kişi içinde bir maçtan çok daha fazlasını ifade ediyordu Trabzonspor- Beşiktaş maçı. Adı Komplekse verilmiş olan Trabzonspor efsanesi Şenol Güneş’in resmi olarak ilk defa Beşiktaş’ın başında iken bu stada adım atmış olması hem kendisi için hem de iki takım için bu maçı daha özel hale getiriyordu. Aynı tarzda akla, vizyon ve misyona sahip olan iki başkanın yönettiği bu iki camia son senelerde daha yakın ilişkiler kurmuştu. Özellikle devre arası Mehmet Ekici transferi üzerinden kurulan ilişkiler Olcay’ın Trabzonspor’a transfer olmasını beraberinde getirdi. Olcay içinde, eski takımına karşı sahada yer alacak olmak, maçı ilginç hale getiren başka bir noktaydı.

Şehirde maça olan ilgi hayli yüksekti. Bununla birlikte Beşiktaş taraftarının da maça alınması kararı stadyumun ilk defa kırk binin üzerinde taraftarı ağırlayacağı anlamına geliyordu. Zira Avni Aker’in kapasitesi ancak bunun yarısını karşılayabilirdi. Taraftarların bu ilgisi izlenme oranlarının yerlerde süründüğü ligimizde aslında şaşırtıcı bir durum değildi. Çünkü Trabzonspor ligin ikinci yarısına fırtına gibi giriş yapmış, hem oyunu ile hem de skor açısından hayal kırıklığı yaşattığı ilk yarıya göre tam tersi bir görüntü çizmekteydi. Bununla birlikte rakibi ligin en iyi futbolunu oynayan lider Beşiktaş’tı. Türkiye’de tribün kültürünün ve doluluğunun başarıya endeksli olduğu gerçeği bir kez daha kanıtlanıyordu. Bu maç Trabzonspor’un ikinci yarıdaki çıkışının ve sonrasındaki 50. yıl hayallerinin tam anlamıyla doğru göstergesi olacak bir sınavdı.

Beşiktaş maçına kadar ligde ikinci yarı en çok puan toplayan Trabzonspor için bu çıkışın en önemli nedenlerinden biri nokta atışı transferler olmuştu. Aslında en iyi transfer, Beşiktaş’a gitmeyi reddedince kadro dışı kalan Mehmet Ekici’nin yerine kendi bünyesinden çıkardığı Yusuf Yazıcı olmuştu. Bununla birlikte yeni stat hem takıma hem yönetime hem de taraftara yeni bir hava katmış coşku getirmişti. Coşku, Ersun Yanal futbolunun en önemli özelliklerinden biriydi. Bu durum onun sahadaki en önemli silahıydı. Şenol Güneş ise akıl ile oynanan futbol kurgusunu Beşiktaş’ta da ortaya koyuyordu. “Coşku” mu kazanacaktı yoksa “akıl” mı?

Maç başladığında herkes Trabzonspor’un ikinci yarıdaki formuyla tribündeki desteği de arkasına alarak coşkulu bir futbol ile Beşiktaş’a baskı yapmasını beklerken aradaki kalite farkı ortaya çıkmıştı. Beşiktaş, oturmuş bir takım olduğunu, bir plan üzerine buralara kadar geldiğini ve Trabzonspor’a henüz bu uğurda daha çok yolunun olduğunu, bu işin öyle sadece bir devre arası iyi transfer yapmakla veya yeni stada geçmekle olmayacağını göstermeye başlamıştı ve maçın hemen başında da golü buldu. Oyun olarak tecrübesini gösteren Beşiktaş skor üstünlüğünü de eline almıştı.

Maça kötü başlamış ve birde yeni stadındaki ilk golü kalesinde görmüştü Trabzonspor. Üstüne üstlük tehlikeli sayılacak birkaç pozisyon daha gerçekleşti kalesinde. Ölü toprağını üstünden atması bu atmosferde zor olmadı aslında. Olcay’ın taçtan gelen bir topa “benim bir şeyler yapmam lazım” der gibi yaptığı koşusu ve pozisyonu zorlamasıyla kaptığı topu Yusuf Yazıcı ile buluşturması ve sonrasında Okay’ın şutu ile gelen gol, “topun canının olduğunu” bir kez daha gösterdi. Bu gol Trabzonspor’un kendine güvenini geri getirirken taraftarın da kendine gelmesini sağlıyordu.

İlk 20 dakika Beşiktaş’ın üstünlüğü ile giderken eşitlik golünden sonra oyunun hâkimi Trabzonspor olmuştu ilk yarı bitene kadar. Bu yarıda gerçekleşen önemli gelişmelerden biri ise belki de gününde olmayan Quaresma’nın sakatlanıp çıkmasıydı. Zira İstanbul’daki maçta yaptığı sert müdahalesi nedeniyle ağlattığı Yusuf Erdoğan’ın gözyaşlarını Trabzonspor taraftarı unutmamıştı ve ona tepki gösteriyordu.

Aboubakar’ın oyuna girip ikinci yarının başında da golü bulması Trabzonspor taraftarının korktuğunu başına getirmiş, Beşiktaş tekrardan skor üstünlüğünü eline almıştı. Tam bu dakikalarda sayısı iki üç bin civarında olan Beşiktaş taraftarı “güneşleriyle birlikte güzel günler göreceklerini” bir kez daha haykırıyor; sene sonundaki şampiyonluğun ışıklarını görürcesine gür bir sesle herkese taraftarlık dersi veriyordu.  Hem nasıl bağırılacağını hem de değerlerine nasıl sahip çıkılacağını…

Trabzonspor artık bu maçta nasıl oynaması gerektiğini anlamıştı bir kere. Bu sebepten tekrar eşitlik ve hemen peşine üstünlük golünü bulması çok vakit almadı. Belki de geldiğinden beri en iyi maçlarından birini çıkaran Castillo yeteneklerini gösterircesine bir gol atarken devre arası takıma katılan Rodallega ise kornerde fırsatçılığını konuşturmuştu. İki dakika içinde gelen bu iki gol taraftarı sevince boğarken ligin en iyi takımına karşı oynanan futbol herkesi mest ediyor  50. yıl için de “acaba” dedirttiriyordu.

Özellikle üstünlük golünden sonra havalara zıplayan insanlar yanlarında tanıdık tanımadık kim varsa sarılıyor, sevinçten havalara zıplıyor, yumruklar göğe doğru yükselirken mazideki maçlar akla geliyor ve belki de beklentisi yüksek olunmayan bu senenin getirdiği sıralamadan çok kendisine vaat edilen 50. yılındaki şampiyonluğun hayali kuruluyordu.

Çok geçmiyor kolay kazanılan bir frikiğin başına geçen Talisca, bütün Beşiktaşlılar için gol umudu anlamına geliyordu. Bizimkilerin içinden “ bu pozisyonu atlatırsak yeneriz” lafını duyar gibi oluyordum. Nitekim Talisca şaşırtmadı… Şaşırtıcı olan, belki de maçın akılda kalan en ilginç pozisyonu, Rodellega’nın santradan çıkardığı ve herkesin bakışları arasında süzüle süzüle giden ama direkten dönen şutuydu. Aslında bu şut Trabzonspor’un makûs talihinin bir örneğiydi. Sinirle bir anlık ya da derin düşünerek stratejik yaptığımız ne varsa, kötülüklerin, karanlık gülüşlerinde beliren altın dişine çarpar gibi geri dönüyordu tıpkı bu şut gibi. mudumuz  şit  utbol ve  dalet iken şimdilerde  utbol  çin arzdır dalet diyoruz. Vazgeçecek miyiz şut çekmekten? Asla ve kat’a… İstediği kadar direkten dönsün.

Tekrardan maça dönecek olursak, gol düellosu haline gelen bu maçın bitmesini kimse istemiyordu ama maçın son dakikaları gelmişti ve bu dakikalarda gelecek bir golün telafisi çok zordu. Nitekim iki teknik adamda oyunu tutacak değişiklikler yapıyor sonuçtan memnun gibi görünüyorlardı. İki takım da, taraftarlar da 3-3 lük skorun maçın hakkı olduğunu düşünüyordu. Trabzonspor için oynanan futbol memnuniyet verici iken beraberlik te fena bir skor değil gibiydi. Beşiktaş ise zorlu deplasmandan alacağı bir puana razı bir görüntü sergiliyordu ki… Atiba’nın kafa golü gelene kadar… Bu gol, Beşiktaş’ın şampiyonluk yolunda Karadeniz’in zorlu coğrafyasından keskin bir virajı geçmesini sağlıyordu. Trabzonspor için ise oynanan oyun gelecek adına ümit veriyor ve bir maçın verdiğinden daha fazla tecrübe kazandırıyordu.

50. yılında şampiyonluk hedeflerken bu maçta olduğu gibi takımımıza maddi ve manevi destek vermeye ve top yekûn kenetlenmeye ihtiyacımız var.

Eğer yeniden tarih yazmak istiyorsak bir ve beraber olmak lazım.

Her maçı bir maçtan daha fazla önemsemek lazım. Tabi eğer şampiyonluk istiyorsak… 

 

Yazan : Mesut Başkan