İzmir'den Trabzon'a 1976-77 / 2016-17

Aslında her şey İzmir'de başlamıştı... 

Baharın güzel bir günü Kordon'da yürüyüş yapar, sıcak taze midye dolması yiyip deniz meltemlerine karşı saçların savrulurken çiğdem çitlersin. Tarifi edilen, İzmir'de bahardan bir gündür. Fakat 1976 Nisan'ı sadece bu kadar güzel değildir. Türkiye Birinci Futbol Ligi’nde şampiyonu belirleyen maç Göztepe ve Trabzonspor arasında Alsancak Stadyumu’nda oynanır.

İki oyuncusu hariç tüm kadrosu Trabzonlu çocuklarla dolu olan bordo mavili ekip Türkiye'de görülmemiş yöntem uyguluyor ve başarılı oluyordu. Hatta bu başarısını o dönem içinde altı kez tekrarlayacaktı. Bu kesinlikle inanılmazdı.

Aradan kırk yılı aşkın süre geçti ve deyim yerindedir, kılı kırk yardı camiası ve taraftarı. Her defasında tamam demişken yine başa saran, bozuk kasetin birbirine curcuna olmuş bantları gibiydi her şey. Nereden nereye... 

Sadece iki yabancı* oyuncuyla kazandığı başarılardan sadece iki yerli* oyuncuyla yaşadığı trajik saha sonuçlarını, lig sıralamasındaki yerinin kendinden küçük olduğunu fark edememeyi yaşadı.

Oysa Trabzonspor kendi içinden yarattığı dinamiklere bugün düşman. Bunun sebebi ise bence aradaki bağ kopukluğu. Efsane kadronun temel taşları yaşlanınca gençleri (Hami, Lemi, Hamdi, Orhan, Hasan, İskender Soner) yetiştirdi onlar ağabeyleri kadar sadece "şanslı" değillerdi. 

Kulüp tarihinin belki en iyi futbolunu oynayan kadro, 96 yılında yaşanan travmayla birlikte öğrencilerinin efsaneleri olamadılar! Hüseyin, Fatih ve Gökdeniz hariç. 

Trabzonspor o dönemden sonra neredeyse hiç üretmedi üretemedi. Hami'nin Ali Kemal'i, Gökdeniz'in Lemi'yi, idol alarak yetiştiği dönemlerden artık altyapıdaki öğrencilerin örnek alacağı bir idolün olmadığı döneme dikey geçiş yapmıştı Trabzonspor.

Buna ilişkin bir çok yetenekli oyuncu geldi ve geçip gitti. Hiç biri kalıcı olamadı. Bazıları mecburiyetin sorumluluğunda oynadı, bazıları yetenekliydi ama önünde ona yol gösteren bir Cemil Usta olmadığından gelişemedi ve kaybolup gitti. 

Hami'lerin Hasan'ların döneminde aynı soyunma odasında soyundukları "efsaneler" artık yok. Dolayısıyla Zeki'nin Yusuf'un Mustafa'nın bir kabahati de yok. İnsan kendi kendine gelişebilen bir varlık değil. Bir öğreteni mutlaka olacak. Öğrenen için öğretmenden öte...

Hani efsaneni gördüğünde nutkun tutulur ama o sana "haydi antrenmana gelmiyor musun?" dediğinde heyecandan genç yaşta kalp çarpıntısı yaşarsın. İşte o durum meselenin özü. Saydığım oyuncular ise sadece örnek. Niceleri var. Hepimiz biliyoruz.

Şimdi ise gençler şunu düşünür mü? "Nasılsa değerimiz bilinmiyor. Şu abi yollandı, bu abiye şu yapıldı …" diye. Gelişime kapalı sistemin tüm kötü enerjisiyle pesimist yaklaşım... Şimdilik sadece inancın değerini arttıracak yetenekleri çoğaltmak gerek.

Trabzon'da Ganita'yı bilenler bilir çayın en iyisi, denizden esen hafif karayelle karışık yüzünüze vuran nemde saklıdır. Çiğdem de denmez ayçekirdeğine. Havası kasvetli ve kapalı hatta biraz serttir. Belki de bundandır baharın bir türlü gelmeyişi. Şimdi taş duvarlarda asılı mahzun posterler İzmir'den... Bir umutla bekleriz yeniden "dağlarına bahar gelmiş memleketimin" diyeceğimiz günleri