Eylül’de de Aşk Başkadır

“Tarih zamanın geçip gittiğinin kanıtıdır, gerçekliği aydınlatır, belleği canlandırır, yaşama yol gösterir ve bize eski çağlardan haberler getirir”

-          Marcus Tullius Cicero

Bugünü hak ettiği gibi anlamlandırıp, geleceği hak ettiği gibi kurgulayabilmenin en doğru yolu, dünü hak ettiği gibi yad etmektir. Trabzonspor bizim bugünümüz ve geleceğimiz. Bugününden ve geleceğinden biz sorumluyuz. Ve bu meşakkatli ancak gurur dolu görevin hakkını verebilmek için Trabzonspor’un dününü her anlamda doğru okumalı, doğru yorumlamalı ve doğru aktarmalıyız. Ve bunu sürekli yapmalıyız. Zaferleri de hüzünleri de; doğruları da yanlışları da.

Bazılarımız nedensiz, bir alın yazısı gibi sevdik Trabzonspor’u. Bazılarımız anlamlar bularak, yorularak sevdik. Çoğumuz gurur dolu anlarda daha çok bağlandık, bazılarımız ilk kez o gurur dolu anlarda tanıştık Trabzonsporumuzla.

19 Eylül 1990 tarihi, Trabzonspor tarihinin “gurur dolu” köşelerinden birisidir. 1990’lı yılların büyük efsanesi Barcelona ile karşılaşır Trabzonspor Kupa Galipleri Kupası’nda.  Türkiye Ligi’nde Trabzonspor’dan Trabzon’da puan almak bile başarıdır ama sonuçta karşısında Barcelona vardır, Trabzonspor’un. Ülkenin spor kamuoyu biraz tartarak, biraz da gerçekten öyle olmasını isteyerek, favoriyi Barcelona olarak görür, Dünya futbol kamuoyu zaten malum; “Barcelona ezer geçer”

Avni Aker dolup taşar o gün. O günü canlı yaşayanların hafızalarından çokça dinleriz ki, o gün orada bulunan taraftar, sadece o gün orada bulunmuştur… Böylesini görmek nasip olmamıştır bir daha. Mahşeri tribünler…

Barcelona bordo mavi, Trabzonspor beyaz formasıyla çimlerin üzerindedir. Barcelona’nın başında Dünya Futbol tarihine damgasını vurmuş Johan Cruyf, Trabzonspor’un başında ise Türk futbol tarihine damga vurmuş Özkan Sümer vardır ve efsanelerin kapışması başlar. Dalga dalga Trabzonspor akınlarını izler taraftarlar ama ortalığı darmadağın edecek gol bir türlü gelmez. Keyif, coşku… Sonra 67. Dakikada cezasahası içerisinde seken top Hamdi Aslan’ın önüne düşer. Heyecan… Hamdi yapabileceği en doğru şeyi yapar ve golü atar… Çılgınlık hali… Tribünlere koşar Hamdi, arkasında diğer Trabzonsporlu oyuncular, herkes kendinden geçmiştir.  Maçı Trabzonspor 1-0 kazanır. Dünya kamuoyu bir kez daha dikkatini Trabzonspor’a yöneltir. O gün, o anlarda kaç Trabzonsporlu, Trabzonsporluk gururu ile ağlamıştır, kaç Anadolu çocuğu, ilk kez Trabzonspor’a sevdalanmıştır bilinmez ama Trabzonspor denildiğinde herkesin hatırlamak ve hatırlatmak zorunda olduğu tarihlerden bir tanesi de 19 Eylül 1990’dır.

 

Okuduk, izledik, dinledik bu müthiş maçın hikayesini. Orada olamasak da orada olanların coşkusunu kendi coşkumuzla bir tuttuk. Zaman böyle bir mefhum. Birileri tarihi yazar, birileri tarihi izler, birileri de tarihi kaydeder ki, sonradan gelenler tarihin o coşkulu anının tadını alabilsin. O tarihi yazanlara, izleyenlere ve kaydedenlere gönül borcumuz büyüktür. Ve silinecek de değildir.

Yine bir Eylül gelir Trabzon’a. 1983 yılıdır ve bu sefer rakip İtalyan devi İnter’dir. Trabzonspor kendisine sevdalananların umutlarını, dileklerini ve dualarını yine boşa çıkarmaz. Tuncay Soyak atar tarihi golü ve Trabzon bir daha futbol dünyasında büyük bir ışıkla parlar. 14 Eylül 1983.

Bu sefer de biz kaydedelim tarihi sayfalara, canlı şahidi olarak.

Georg Friedrich Händel'in “Zadok The Priest”'ının hızlandırılıp, yeniden düzenlenmiş altyapısı üzerine görkemli bir melodi eklenmesiyle elde edilmiş olan Tony Britten eseri “The Champions League Them Song” orta yuvarlakta salınan Şampiyonlar Ligi armasıyla arz-ı endam ettiğinde sahada yine bordo mavili futbolcular vardı. Ve ilk kez… İlk kez Şampiyonlar Ligi’nde… Gurur, coşku ve heyecanı müjdeleyen bu tablo karşısında her Trabzonsporlunun biraz lal kaldığını tahmin etmek hiç zor olmasa gerek. Üstelik futbolun tatlı tesadüflerinin bu maçın büyük ve özel anlamlarına yeni ve hoş kokulu anlamlar yüklediği gerçeği de yanı başımızda dururken. Şike ve teşvik gibi, belki de futbolun en çirkin yüzünün türlü oyunlarıyla, hak edilmiş ünvanları ellerinden alınan iki takımın mücadelesiydi aynı zamanda bu maç. Temizlerin Ligi nişanesi bir maç. Yine bir 14 Eylül günü ve tam 28 yıl öncenin rövanşı bir maç aynı zamanda da. Tarih yapraklarının simetrisinin bezediği bir Deja Vu…

Inter tribünlerinin etkili ve hakim grubu Curva Nord’un protesto sebebiyle tribünlere gelmediği bu maçta coşkulu atmosferi yaratma görevi sadece Trabzonsporlu taraftarlara bırakılmış gibiydi ve Trabzonsporlu taraftarlar futbolun olmazsa olmazı “taraftar coşkusu” misyonunu eksiksiz yerine getireceklerinin ilk işaretlerini maçtan saatler öncesinde Milano sokaklarında göstermişlerdi bile. Stadyumda da beklenen oldu zaten… “Bize Her yer Trabzon” ritüeli eksiksiz yerine getirildi maç öncesinde, maç esnasında ve maç sonrasında.

 

Inter hırpalandığı ve şoklar yaşadığı bir süreçten sonra sahaya çıkmıştı ama 2010 yılında Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kaldıran Cesar, Lucio, Zanetti, Cambiasso, Sneijder’li kadrosuyla maç için mesajını veriyordu. Trabzonsporlu futbolcuların içinden geçenleri ise tahmin etmek çok zordu. Zira maçı televizyon başından takip eden bir taraftar olarak ben bile o anlarda ne hissettiğimi şu anda bile anlamlandıramıyorum…

Maçın başlangıç düdüğü ve bitiş düdüğü arasında fırtınalı anlar yaşadı iki takım taraftarı da. Olması gerektiği gibi. Sert müdahaleler, ince bilek hareketleri, defansif koordinasyonlar, duran top organizasyonları, kötü vuruşlar, iyi kurtarışlar, terse atılan toplar ve daha bir sürü futbol hareketi.. Olması gerektiği gibi. Saha kenarında tekmelenecek futbolcuları işaret eden teknik direktörlerde yoktu. Olması gerektiği gibi. Bir futbol maçı oynanıyordu, sonucu bilinmeyen ve sonuca sadece sahadakilerin müdahale edebileceği bir futbol maçı. Olması gerektiği gibi.

 

İlk kez Şampiyonlar Ligi’nde forma giyen Trabzonspor’u, ilk kez Şampiyonlar Ligi'nde forma giyen Celutska galibiyete taşırken, tarihin büyük isimlerinin yanına yazılacağını biliyor muydu bilinmez ama gol sonrası şaşkın ve çocuksu sevincinin yansımasının Dünya’da çok çeşitli yerlerde Trabzonsporluları büyük bir sevinç transına soktuğunu hissetmiştir belki de. Maçın bitiş düdüğü ile bir rüyanın gerçekliğine daha tanık olmuştum, gözyaşları içerisinde. Trabzonspor’un kalbi Trabzon’da, en küçükten, en büyüğe insanlar zaferi bir karnaval havasında kutlarken, şehrin susamışlığının büyüklüğünü ancak böyle bir zafer kapatabilirdi diye düşündüm akıl ucuyla marşlara eşlik ederken.

 

Ve kulağımda bir yerlerde hiç kaybolmayan melodiyle

“die meister

die besten

les grandes

equipes the champions”

 

Trabzonspor Türkiye Ligi’nde yaşamış olduğu Mayıs zaferleri ile büyük değildir sadece; Eylül aylarında Avrupa’da yaşadığı zaferlerle de büyüktür.  Bu gurur dolu anları birbirinin alternatifi görmek, bazılarını vazgeçilebilir ya da feda edilebilir görmek, Trabzonspor’un bugününe ve geleceğine dair borcu olanların yapabileceği en büyük hatalardan birisidir.

Nice zafer dolu Eylüllere…