Türk Futbolu (51)

Sırtlarına bordo-mavi formalarını geçirmiş çocukların Karadeniz’den başlattıkları başkaldırının adıdır Trabzonspor.

Karadeniz’in hırçın dalgalarıyla yoğrulmuş, dik yokuşlu, Arnavut kaldırımlı sokaklarda kendini bulmuş bir neslin hayaliydi ve kısa zamanda gerçeğe dönüştü...

Rahmetli Kazım Koyuncu bu başkaldırıyı en güzel tanımlayanlardandı: “Trabzonspor’u tutmak sadece o yörenin çocuğu olmakla açıklanabilecek milliyetçi bir davranış değildir. Benim için Trabzonspor, en güçlülere karşı koyan ve herkesi yenen hayali bir kahramandı. Öyle bir kahramandı ki statükoyu bile devirmişti.” Hayata gözlerini yumduğunda henüz 33 yaşındaydı ve yıllarca mücadele ettiği kanser illetine yenik düşmüştü. Hayatını insanlığa adamış ve yaşadığı kısa sürede müziği aracılığıyla haksızlığa karşı mücadele vermişti.

Bir çocuğun yaşama sevinciydi Trabzonspor, hayata tutunduğu yegâne olguydu, kısa yaşamının her anında onu yanında hissetmek istiyordu Kemal Onur Sevinç. Kanser illeti onu aramızdan aldığında henüz 7 yaşındaydı, doya doya yaşayamamıştı hayallerini. Trabzonspor’un şampiyonluklarını görecekti daha ve doyasıya koşup oynayacaktı, belki de idolü olan Onur Recep Kıvrak’ın yerine gelecekte Trabzonspor’un kalesini koruyacaktı. Ama olmadı, çok sevdiği Trabzonspor’u düşünerek hayata gözlerini yumdu.

Kemal Onur’la aynı kaderi paylaşan başka bir çocuk vardı sınırlarımızdan çok uzakta, İngiltere’de.  Bradley Lowery henüz 6 yaşındaydı ve fanatik bir Sunderland taraftarıydı. Sunderland forması giyen ünlü futbolcu Jermain Defoe onun bu sevgisine kayıtsız kalmamıştı, boş vaktinin çoğunu Bradley ile geçiriyordu, “keşke yapabileceğim başka şeyler de olabilse ve onu iyileştirebilsem” demişti bir röportajında ama olmadı, 7 Temmuz 2017 tarihinde Bradley hayata gözlerini yumduğunda Defoe da yıkıldı. Ardından şu satırları kaleme aldı:

“Güle güle dostum. Seni çok özleyeceğim. Tanrıya seni hayatıma soktuğu için şükrediyorum. Birlikte yaşadığımız muhteşem anlar için minnettarım. İlk tanıştığımızda, gözlerinde gördüğüm o ifadeyi asla unutmayacağım. Duygularımı ve benim için neler ifade etttiğini anlatabilmem çok zor. Adımı söyleyişin, kameralar önünde bir süperstar edasıyla gülüşün ve senin yanında hissettiğim o sevgi...

Bende yarattığın değişikliği asla anlamayacaksın. Tanrı seni kollarına aldı. Bende seni kalbimde taşıyacağım.

İyi uykular küçük dostum.

En iyi arkadaşım.”

Bu hüzünlü vedanın ardından ne söylenebilir ki? Huzur içinde yat Bradley...

Vira grubunun sezon açılışında açmış olduğu pankartta yazdığı gibi, direnenlerin umuduydu Trabzonspor. Yıllar önce Karadeniz Teknik Üniversitesi çocuk onkolojisi bölümünü arkadaşlarımla ziyaret ettiğimizde Trabzonsporlu futbolcuların imzaladıkları formaları hediye etmiştik orada tedavi gören çocuklara - daha dün gibi hatırlarım hepsinin gözlerindeki pırıltıyı. Hepsi yaşamla ölüm arasında bir mücadele içerisindeydiler ve Trabzonspor bir nebze de olsa yaşama dair direnişlerine destek oluyordu.

Bana o çocukları ziyaret ettiğimiz günleri tekrar hatırlatan bir olay yaşandı kısa süre önce, gururluydum, çünkü değerlerimden biri olan Trabzonspor güzel bir çalışmaya imza atmıştı. Transfer döneminde takıma katılan Juraj Kucka’nın imza töreninde lösemi hastası Merve ve ailesi Trabzonspor tarafından ağırlandı. Kuckayla beraber sahaya çıkan Merve’ye Kucka’nın öyle içten bir sarılması vardı ki, Nazım Hikmet Ran’ın sözleri geldi aklıma: “Yok öyle umutları yitirip karanlıkta savrulmak. Unutma; aynı gökyüzü altında, bir direniştir yaşamak.” Aslında sözün bittiği yerdi o sarılış, yanındayız demenin en güzel haliydi.

İnsanları hayata bağlayan değerler var, özellikle çocukların o masum duyguları ve en ufak jestte bile mutlu olabilmeleri, gözlerinin içinin gülmesi paha biçilemez. Aldığımız nefesten, attığımız adıma kadar her hareketimiz bu dünyada bir iz bırakır, tıpkı kelebeklerin kanat çırpışında ortaya çıkan fırtınalar gibi, bizler de büyük etkilerin küçük parçalarıyız.Trabzonspor imza töreninde yeniden bir direnişe umut olmuştu. Belki küçük bir adımdı ama inanıyorum ki gelecekte büyük etkileri olacaktı.

Direnmeye devam çocuklar, karanlıklara, hastalıklara, savaşlara ve tüm haksızlıklara inat...

 

2 Ağustos günü Trabzonspor’umuz 50. yılını kutlarken, 2017 senesi için bir şeyler karalama fikri, yerinde şahit olma fırsatı yakalamış olmam ve geçen sezonun da en güzel maçı olması hasebiyle Trabzonspor- Beşiktaş maçını aklıma getirdi.

Bir futbol olgusu vardır bizde; Trabzonspor’da oynamak zordur diye! Oynamak zordur da Trabzonsporlu olmak kolay mı? Değil, hatta hiç kolay değil! En son şampiyonluk kupasını müzesine götüreli 32 sene olmuş bir takımın taraftarından bahsediyoruz. O sene doğan bebekler bu gün birer yetişkin Trabzonsporlu ve hala şampiyonluk beklemekte. Arada, şerefi Trabzonspor’da fakat tenekesi Fenerbahçe kulübü müzesinde olan 2010-2011 sezonu şampiyonluğunu atlamak olmaz tabi! 

2010 yılı, Şubat ayı: Bir önceki sezon rekor bir ücret karşılığında (6 milyon euro) Kayserispor'dan Trabzonspor'a transfer olan Gökhan Ünal ilk sezonuna nazaran kötü bir performans ortaya koymuştu. Kulislerde gideceği ya da gitmesi gerektiği konuşuluyordu. Tam o günlerde gol sorunu yaşayan ve bu sorunu gidermek için forvet arayışında olan bir takımdan, Fenerbahçe'den Trabzonspor yönetimine bir teklif geldi: Gökhan Ünal'a karşılık 3 buçuk milyon euro ve Burak Yılmaz.

Altı yedi yaşlarındaydım. İlkokula birleştirilmiş sınıfta gidiyordum. Köyün tüm çocuklarıyla aynı sınıfta okuyorduk. Okul, ders bahaneydi bizim için.  Bir iki saat ders yaptıktan sonra top oynamaya köyün çıkışında bulunan toprak alana koşardık. Okulumuzun bahçesi top oynamaya müsait olmadığından o toprak alana varmanın meşakkatini hiç önemsemezdik. Toprak alana vardığımızda takımları kurma telaşına düşerdik. Öğretmenimiz zaten sayıları sekiz dokuz kişi olan erkekleri bir takım, top oynamak isteyen kızları da rakip takım olarak belirler kendi de kızların takımına katılırdı. Kızların çoğu futbol oynamak yerine çiçek toplamayı tercih ettiğinden kızlar takımı öğretmenle birlikte iki üç kişi olurduk. Bizim takımının sayısı az olsa da öğretmenimizin pozitif ayrımcılığı sayesinde erkekler takımını çoğunlukla  yenerdik.

Yine öyle günlerin birinde toprak sahamızda kıyasıya rekabetli maçımıza tutuşmuşken topumuz toprak alandan çıkıp ormandan yuvarlanmaya başlamış, topumuzun son durağının dere olacağını bildiğimizden tüm keyfimiz kaçmıştı. Başka top alabilmeniz için de gitmemiz gerek yer ilçe olunca topumuzu dereden almak şart olmuştu. Öğretmenimiz  yaşça büyük çocuklardan iki kişiyi yanına alıp oldukça yamaç olan ormanlık alanda topu aramaya koyulmuştu. Giderken de bizi, olduğumuz yerden ayrılmamamız konusunda iyice tembihlemişti ama nafile. Onların peşinden topumuzu bulmak için iki kız arkadaşla yola düşmüştük bile.

Bir ağaç dalına basıp yuvarlanmaya başlayana kadar top arama maceramız sorunsuz gidiyordu. 3 ya da 4 metre yükseklikten toprak araba yola düşmüştüm. Gözümü açtığımda düştüğüm yükseklik karşımda, sırt üstü yatıyordum. Vücudumun tüm kemikleri ağrıyor olsa da aklım topun bulunup bulunmadığındaydı. Benimle birlikte gelen arkadaşlarım yanına gelip beni yerden kaldırdıklarında uzun süre nefes alıp vermekte zorlanmıştım. Öğretmenimize düştüğüm haberi  verildiğinde topu aramayı bırakmış yanıma koşmuştu. Öğretmen gelirken elinde topu göremeyince ağrıları unutmuş topun bulunamayışına üzülmeye başlamıştım. Öğretmenim telaşla iyi olup olmadığımı anlamaya uğraşıyor  bir  yerimin ağrıyıp ağrımadığını  soruyordu. Ben ise bir daha top oynamaya gelemeyiz endişesi ile hiçbir yerimin ağrımadığına ikna etmeye çalışıyordum öğretmeni. Yüz ifadesinden çok korktuğu belli olan öğretmenimiz gözlerini bana dikmiş bakıyor bense çocuk aklımla her şey yolundaymış gibi davranmaya uğraşıyordum.

Öğretmenimize topu sormak istiyordum ama kızacağını düşünerek tutuyordum kendimi. Bir süre dinlendikten sonra öğretmenimizle topu aramaya giden çocuklar topla çıkagelmişlerdi. Topu görmek herkesi çok mutlu etmişti en çok da beni. Akşama daha çok vardı. Toprak sahamız ve rekabeti bol futbol maçımız bizi bekliyordu. Her yerim sızlasa da akşama kadar top oynamıştım. Top peşinde koşturmak unutturmuştu tüm ağrı sızıyı.

 

Yazan : Nuray KÖSE

 

2 Ağustos 2011’de “Temiz Futbol Güzel Oyun” sloganıyla yola çıktığımızda, kendimize ve güzel oyunun evrensel normlarına göre futbolun değerlendirmesini yapıp sizinle paylaşmak olan amacımızı sizin de desteklerinizle daha ileriye taşıdık. Geçen bu süre zarfında, bizimle birlikte olan, desteklerini, eleştirilerini bizden esirgemeyen tüm dostlarımıza teşekkür ederiz.

Her şey böyle başladı…

Trabzonspor 2 Ağustos 2017 tarihinde 50. yılını kutlayacak fakat 50. yılını kutlamaya hazırlanan Trabzonspor'un geçmişi, 50 yılla sınırlı bir geçmiş değildir. Bilindiği üzere Trabzonspor, İdmanocağı, İdmangücü, Karadenizgücü ve Martıspor’un birleşmesi sonucu 2 Ağustos 1967 tarihinde kuruldu.

Nasıl bir yanılgıdır gidiyor; katil maktulden daha mağdur oluyor. Bir cinayet gerçekleşiyor ve biz, taziye evinden gelen ağıtlara kulaklarımızı tıkıyoruz. Yapılan haksızlığa ve adaletsizliğe karşı gelmek bir yana dursun tam aksine destek oluyoruz; farkında olarak veya olmayarak. Olay faili meçhul da değil hani, zanlı dışarda elini kolunu sallaya sallaya geziyor ama biz mazlum olarak da onu belliyoruz. 

  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1  2  3  4  5  6  7 
  •  Sonraki 
  •  Son 
Sayfa 1 / 7