Türk Futbolu (67)

Münih’in dar sokaklarının birinde, dinmeyen yağmurun altında, bir Türk restoranının önünde Engin Yanova’yı bekliyorum. Biraz çok sevdiğimden, biraz da Engin hocaya futbolu Joganita olarak ne kadar ciddiye aldığımızı göstermek için üzerimde Almanya’nın 1990 Dünya Kupası’nda giydiği ikonik eşofman üstü var. Park yeri bulamadığı için gecikiyor Engin hoca biraz ama sonunda geliyor ve üzerimdeki ceketi işaret ediyor parlayan gözleriyle: “Milli takımda çalışıyorum, benim bile yok böyle bir ceketim…” Engin Yanova Almanya U19 milli takımında yardımcı antrenör.

İçeri girip oturuyoruz. Ben daha kafamdaki yüzlerce soruyu toparlayamadan o giriyor söze:

“Sen Türkiye’de yaşadın, Türk futbolunu nasıl görüyorsun?”

"Ben Türk futbolunu görmüyorum. Türk futbolunda maçların temiz olmama ihtimali var. Temiz olduklarındaysa sonuçların tesadüfler belirliyor, taktikler değil.

“Tam öyle değil ama evet, tesadüfler Alman futbolunda olduğundan daha fazla rol oynuyor maalesef”

diye cevap veriyor Engin hoca. Almanya’da maçın gidişatını yüksek ölçüde hocaların taktiksel becerileri, antrenmanda çalışılmış savunma ve hücum sistemleri ve geçiş oyunu belirliyor. Sonra da futbolcuların bireysel yetenekleri. Şans oranı oldukça düşük. Türkiye’de durum farklı: oyunun taktiksel ağırlığı çok daha az. Bu nedenle Türkiye’de sürprizlerin olması daha muhtemel. Maçların taktiksel yönünü incelemeye çalışan, oyun anlayışından hocaların antrenmanlarda neler çalıştıkları kestirmeye çalışan insanlar için Türkiye ligi maçları işkenceye dönebiliyor.

Kültür ve futbol arasındaki bağlantıdan bahsediyoruz: Mühendislerin ülkesi Almanya makine gibi işleyen bir takımla Dünya Şampiyonu oluşundan – Huzur verici bir atmosfer içerisine yerleştirilmiş küçücük ama bütünün anlamını değiştiren İtalyan resimlerine karşılık oldukça geride savunma yapan ve hiç beklenmedik bir anda rakibi tek golle sırtından bıçaklanmışa çeviren İtalya ve Catanaccio’dan – Sahiller, ırmaklar ve bataklıklardan oluşan küçücük Hollanda’nın bir şekilde o küçük yüzölçümüne sığmayı, sığmakla kalmayıp sürekli yeni alanlar yaratmayı başaran bir mimariye karşılık futbolcuların sürekli yer değiştirerek olmayan alanlar yaratan Total Futbol’undan. “Türklerin kültürel özelliği ne?” diye soruyor Engin hoca. Ne? Bana göre dünyada sadece Türklere özgü herhangi bir kültürel özellik yok. Sahip olduğumuz hemen her şeyin bire bir aynısına başka bir halk (genellikle Yunanlar ve Rumlar) da sahip. Fakat Engin hoca daha önceden bu tip sohbetler ettiğim kişilere benzemiyor, o çok daha donanımlı. “Hiç Osman Pamukoğlu okudun mu? Ben çok okuyorum onu” diyor. Osman Pamukoğlu bana göre çağdışı görüşler savunan bir siyasetçi ve eski asker. Fakat Engin hoca farklı bir bakış açısı öğretiyor bana: “İnsan yönetimi konusunda ondan çok şey öğrendim. Sen de amatör hoca değil misin? Bence bu kadar önyargılı davranma, senin için de çok verimli olabilir.”

Engin Yanova Almanya’nın en güzel kulüplerinden biri olan Union Berlin’de U19’u ve U23’ü çalıştırdı. Daha sonra Berlin’in bir diğer köklü kulübü Berliner AK’ya geçti ve 2015’te Alman Futbol Federasyonu’nun en yüksek antrenörlük lisansı olan Futbol Öğretmeni diplomasını aldı. 2016’dan beri milli takımlarda çalışıyor. Anlattığına göre milli takım antrenörlüğü ve kulüp antrenörlüğü birbirinden epeyi farklı şeyler. Kulüp çalıştırıcılığı sırasında bir futbolcuyu belli bir oyun felsefesine göre yetiştirme imkânı daha geniş. Buna karşılık kulüp çalıştırıcıları genellikle saha sonucu endeksli yargılanırlar. Milli takımda ise her gün sahada olmamanın ve futbolcuları her gün görmemenin getirdiği zorluklar var. “Çok fazla maç izlemelisin ve en iyi ve en yetenekli oyuncuları toplayıp bir takım haline getirmen ve o takımı federasyonun öngördüğü oyun felsefesine göre oynatman gerekir” diye anlatıyor Engin hoca bu durumu. İşin zorluğuysa sahip olunan süre. Turnuvalar için birbirinden bağımsız 23 futbolcuyu işleyen bir takım haline getirmek için sadece birkaç hafta zaman oluyor.

Savaşmak”, diyor, “bizim kültürümüz değil mi?” Yine farklı bir bakış açısı. Açık fikirli bir insan olduğumu düşünürken Engin hoca birkaç saat içinde aslında ne kadar ön yargılı ve dar görüşlü bir insan olduğumu fark ettiriyor bana. Yüzlerce yıl savaşmış olan ve bugün bile siyasetteki ve tarihçilikteki tüm övünç kaynakları savaşlar olan bir milletin kültürü neden savaş olmasın ki? “2008 Avrupa Şampiyonası buna bir örnek aslında. Savaşçılık kültürünün futboldaki bir yansıması. Çanakkale savaşını futbola uyarlarsan Euro 2008’deki Türkiye çıkar ortaya. Sorun bunun sürdürülebilir olmamasında” Engin hocaya göre. Türkiye’de çok yüksek bir potansiyel olduğunu düşünüyor: “Gençlerimiz çevik ve teknik ve yaratıcı becerileri çok yüksek. Ülkede futbola olan bakış da oldukça olumlu. Genel olarak toplum futbolu seviyor. Fakat bunu kullanmıyoruz.” Bunu nasıl kullanabiliriz ki? Yani savaşçılığı sürdürülebilir kılmanın yöntemi nedir? Engin hoca belli ki uzunca bir süre kafa yormuş bunlara. Ve çözüm aslında basit: antrenör yetiştirmek.

“Düzgün antrenörler yetiştirmeden futbolcu yetiştiremezsin. Yetiştirdiklerin de futbolculukları sayesinde belli bir noktaya gelirler, sonra zafer sarhoşu olup kariyerlerini mahvederler. Tugay dışında Avrupa’da kalıcı olabilmiş kaç futbolcu çıktı Türkiye’den? Ama iyi antrenörler yetiştirirsen o antrenörler sana hem iyi futbolcular, hem de iyi insanlar yetiştirir.”

İzlanda geliyor aklıma. 330 bin nüfuslu bir ada ülkesi şu an Avrupa’daki diğer her ülkeden daha fazla UEFA lisanslı hocaya sahip. Ve iki turnuvadır tüm dünyayı büyülüyor – belki oynadıkları futbolla değil ama en azından gösterdikleri azimle.

Engin hoca Mark Ruffalo’ya benziyor ama sesi ondan daha karizmatik. Türkçe konuşurken Mesut Özil’den, Hamit veya Halil Altıntop’tan bildiğimiz “Almancı aksanı”na sahip değil. Aksine, oldukça düzgün konuşuyor ve nesnel tespitleri ve farklı bakış açılarıyla bir akademisyen edasına sahip. Mark Ruffalo’nun kim olduğunu bilmiyor ama. Onun bilmediği bir şeyi bilmenin verdiği mutlulukla telefonumdan ünlü aktörün bir fotoğrafını bulup gösteriyorum. Sonra üzerime 1990 yılından kalma ceketimi giyiyorum. Vedalaşıyoruz. Vedalaşırken saatlerce “Hoca” diye hitap ettiğim adama “Hocam” diyorum. İki kelime arasında fark en az kulüp çalıştırmak ve milli takım çalıştırmak arasındaki fark kadar büyük.

İnsanlar sürekli sorunlarla ilgilenmekte. Çözüm üretmek ise genelde tercih edilmeyen, uğraşılmayan, işin zor gelen kısmıdır. Bir önceki yazımda Trabzonspor'un transfer politikasını eleştirdim ve kendimce soruna doğru bir şekilde değindim. Samimiyetimi göstermek adına bu sorunu bir nebze çözecek bir çözümü bir örnekle açıklayacağım.

Babam, sporun ve futbolun yıllarca içinde olan; beden eğitimi öğretmenliği ve teknik direktörlük mesleklerini icra eden biri. Trabzonspor hikayelerini dinlemek şimdi olduğu kadar küçük yaşlarda da ilgimi çekerdi. Trabzonspor’u bu hikayelerle tanıdım. Özkan Sümer’den bahsediyordu bir gün babam. Trabzonspor camiasında alt yapıdan üst yapıya hemen hemen bütün görevlerde yer alan, hayatını Trabzonspor’a adayan bir futbol adamı olarak tanımlıyordu. Öyle ki Nuri Albayrak’a kaybettiği başkanlık seçiminden sonra alt yapıda çalışacak kadar da Trabzonspor düşkünü biriydi Özkan Sümer

Küçüğüm ve bilmiyorum. “Çok mu parası var bu adamın nasıl başkan oldu?”diye sordum. Büyük kulübün başkanı olmak için çok paraya ihtiyaç olmadığından, kulüp akıllı yönetilirse zaten sponsporluk anlaşmalarıyla ve transfer gelirleriyle mali kaynağın sağlanacağından bahsetmişti bana babam

Akıllı yönetimin ne olduğunu sorduğumda güzel bir örnekle açıklamıştı.

Hayri Gür...

Trabzon’a sporu sevdiren ve öğreten küçük dev adam...

Trabzonspor Basketbol takımının salonuna isim sahipliği yapan, Trabzonspor’un ilk teknik direktörü ve Trabzon ‘spor’ tarihinin önemli spor adamlarından sadece birisi; Hayrettin Gür....

Hüseyin Avni Aker...

Onu, Trabzonspor’un eski stadına isim sahipliği yapması sayesinde tanıdık, gerçi ne kadar tanıdığımız meçhul. Ama en azından kendisinin bir ‘’vatansever’’ olduğunu biliyoruz. İsmini sıkça duyduğumuz ‘’coşkun ve samimi vatansever’’ Hüseyin Avni Aker, Trabzon şehrinin ilk beden öğretmenidir.

Hüseyin Avni Aker, 1889 yılında Trabzon’un Vakfıkebir ilçesinin Çavuşlu köyünde şehrin tanınmış ve soylu ailelerinden biri olan Hasan Bey’in oğlu olarak dünyaya geldi. Hasan Bey, o gün baba olma sevincini yaşarken, oğlunun ilerleyen yıllarda ‘’İstiklal Madalyasına sahip bir kahraman’’ olacağını elbette tahmin edemezdi...

Yaşama dair önemli denklemlerden biri; en kötü kararın kararsızlıktan daha iyi olduğudur. Bir kararınız olduğunda buna yönelir ve buna uygun hareket edersiniz. Neyi, nasıl yapacağınız yanlış bile olsa bellidir. Kararsızlıkta ise ne yaptığınız belli değildir ve dibe doğru çökersiniz. Bu yazıyı yazma sebebim Trabzonspor’un artık bir karar vermesi gerektiği görüşünde olmamdır.

Trabzonlu Şair-Yazar ve eski bir kaleci olan  Sunay Akın, kaleciliği şöyle tanımlar; 

‘’ İdam mahkûmlarının asıldığı darağacı üç direğin çatılmasıyla kurulur. Kaleci de üç direk arasındadır: Bitiş düdüğüyle ya asılacak ya da formasında yazdığı gibi 1 numaralı adam olarak ayrılacaktır sahadan. Takım arkadaşlarına 90 dakika boyunca sırtını dönmeyen tek oyuncu da kalecidir.” 

Bu yazımızda anlatacağımız ‘’Kaleci Hikayesi’’ de bu tanımın ne kadar doğru olduğunu bizlere bir kez daha gösterecektir.

Trabzonspor'un yeni stadında bir slogan gördüm. Çocukları kullanarak bu sloganı tribüne taşıyanlar ile bırak aynı takımın taraftarı olmayı, aynı etkinliği nasıl takip edebiliyorum diye sordum kendi kendime.

Ne yazık ki bu onların ilk kabahati değildi. Bu kişiler kendilerini "taraftar" olarak niteleyip, Trabzonspor'u birçok kez zor durumda bırakmışlardı. Sonra bununla bağlantılı bir anı hatırlar gibi oldum. Yıllar önce, Sadri Şener döneminde, bir Türkiye Kupası maçına gitmiştim. Aynı taraftar grubu yetmiş dakika boyunca Trabzonspor'a değil, kendi gruplarının liderine tezahüratta bulunmuşlardı. Ne kadar garip değil mi?

‘’Takalar geçiyor yükle yürekle

takalar geçiyor emekle dolu

günlük güneşlik kıyılarından kopmuş

denizlerde Anadolu’’

 

Bülent Ecevit ‘’Taka’’ adlı bu şiiri yıllar önce yazmıştı. Geride bıraktığımız Pazar akşamı ise Trabzon’da, Medical Park Stadyumu’nda oynanan Trabzonspor-Fenerbahçe karşılaşmasında bu şiirin adeta bir canlandırılması yapıldı.

  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1  2  3  4  5  6  7  8  9 
  •  Sonraki 
  •  Son 
Sayfa 1 / 9