Sinema | Futbol | Edebiyat | Muhammet Çakıral Röportajı

 

Engin Türkyılmaz: Daha önce Beyaz Perde’de Pandora’nın Kutusu’nda yapımcı, Yılkı Atları’nda yönetmen ayrıca “Şamiram’ın ustaları, Toprak Kokan İnsanlar” kitaplarının yazarı olarak tanıdığımız Muhammet Çakıral aslında kimdir? Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? 

 

Muhammet Çakıral: Çaykara Ogene’de marangoz bir baba, yaylacı bir annenin oğlu olarak doğdum. Çocukluk yıllarımı komşuların, dostların birbirlerine anlattığı hikâyeleri şişe lambanın loşışığı altında dinleyerek geçirdim. Ana dilim Rumca olduğundan dolayı ilkokula dek tek kelime Türkçe bilmiyordum ve Türkçemi geliştirmek için bol bol kitap okuyordum. O çocukluk öyküleri zamanla yerini romana bıraktı ve okumak benim en büyük zevklerimden biri olarak hayatımda yer edindi. Her çocuğa sorulan sorulardandır “Ne olmak istiyorsun?” sorusu keza bu soru ile ben de sık sık karşılaşıyor ve sinemayı hiç görmediğim halde cevabım her defasında; “Yazar ve sinemacı” oluyordu. Şehre inip ilk sinema filmini izlediğimde “Ben bunu yapabilirim” dedim kendime. Fakat ülkenin eğitim sistemi beni ticaret lisesine sürükledi ve kanım hiç uyuşmadığı halde muhasebeci olarak meslek hayatına atıldım. Bir gün iyi de kazandığım halde şirketi, elemanları bir anda bırakıp çıktım. Bir süre sonra hiç bilmediğim bir alan olan sinemaya adım attım. Bu hedefe odaklandım ve ilk yaptığım şey kamera, ışık, ses gibi gereçleri temin etmek oldu. Kalemimin iyi olmasından dolayı birçok projeme kültür bakanlığı onay verdi ve ben sinemanın içerisinde kendime bir alan açmaya başladım. Aslına bakarsanız on beşe yakın belgesel yaptım. Yaptığım işleri sıralamayı çok sevmiyorum ve hatta ben yazdığım kitapları, yönettiğim filmleri geriye dönüp bir kez daha izlemiyor, okumuyorum. Bir projenin bitişi benim için başka bir projenin kapısı, açılışı oluyor. 

 

Engin Türkyılmaz: Yazarlık serüveniniz nasıl başladı? Neden yazar Muhammet Çakıral? 

 

Muhammet Çakıral: İnsanın sistematik ve nesnel düşünmesini sağlayan eğitimin hayatımızda çok önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Fakat işmeslek seçimine gelince bu tamamen senin yaratılışınla ilgili bir durum. Müzik gibi bir şey meslek seçimi. Bir çabandan önce yeteneğin, yeteneğinden sonra da çaban olması gerekiyor. Çocukluğumdan anlatılan hikâyeler, Karadeniz’in yüksek dağları, egzotik görsellik, sarp yamaçlar benim hayal gücümü geliştiriyordu. Rengârenk açan çiçekler, yemyeşil ağaçlar, doğa… Bir bakıyorsunuz on dakika sonra sis bütün Karadeniz’in üstüne çökmüşve bu bizim ikinci bir boyutta yaşamamızı sağlıyor. Buna istinaden “Her Zaman Griydi Karadeniz” kitabım da bu doğanın renklerinin ve kültürünün bana kattığı bir eserdir. Çünkü renklerin buluşma noktası gridir ve Doğu Karadeniz’in de renklerin buluşma noktası olduğunu düşünüyorum. Aslına bakarsanız bana göre küçük bi Mezopotamya’dır Karadeniz. Her vadide farklı bir kültür, dil ve halk türü vardır. Sarp kapısından girdiğiniz anda bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Karadeniz benim tabiat ve ruhuma yansıyan bölgedir ve bilirsiniz ki yazmak ruh ve tabiattan dökülen kelimelerdir. 

 

Engin Türkyılmaz: “Yurdumun taşından toprağından sürüp gelir nakışlarım/ Taşıma toprağıma toz konduranın/ Alnını karışlarım… “diyor Bedri Rahmi Eyüpoğlu. Yörenin sorunlarını yazılı ve görsel yayınlarda dile getirmeniz bana bu dizeleri hatırlatıyor. Eserlerinizde güttüğünüz kaygı bu çerçevede mi şekilleniyor? 

 

Muhammet Çakıral: Eğer siz sanatta ve edebiyatta bir şeyler anlatmak istiyorsanız öncelikle kendi toprak ve yörenizden yola çıkmalısınız. Ben hiçbir şekilde Ege ve Doğu Anadolu’nun sorunlarını tam anlamıyla halka yansıtamam. Onun ötesinde ben insanların ruhunu en iyi kendi coğrafyasından, topraklarından aldığını düşünürüm. Bizim Doğu Karadeniz sanatın bu alanlarında fakirdir biraz da. İsimleri on parmağı geçmeyen yazarlarımız vardır. Bunu bir meslek edinecek, oradaki sorunu, halkı ve öyküleri dile getirecek kadar uğraşiçine girmemişlerdir. Ben yöremi anlatıyorum evet ve benim yöremde çözülmesi gereken yüzlerce sorun var. Bunları eserlerimde dile getirmek, çözüme kavuşmasında ve halkın bilinçlenmesinde bir katkı sağlamak benim üstlendiğim misyonlardan biridir. 

 

Engin Türkyılmaz: Bu çerçevede daha çok yerel odaklısınız. Bu sizi gelecek adına daha az insan seslenebilmek adına korkutmuyor mu?

 

Muhammet Çakıral: Eserlerimi yöresellikten başlatıp evrenselliğe taşımak istiyorum. Keza senaryolarımı yavaşyavaşİstanbul’a taşımayı düşünüyorum. Fakat dönüp baktığınızda dünya artık yöreselliği daha fazla önemsiyor çünkü kapitalizmin dünyasında insanlar boğulmaya başladı. Bu ülkenin birçok sorunu var. Türk sinemasının son dönemlerine baktığınızda senaryolar yoğunluk olarak ülkedeki kadın ezilmişliği ve psikolojisi üzerine şekilleniyor. Fakat ben üzerine düştüğüm projelerin bundan daha önemli olduğunu düşünüyorum. Kadına yönelik şiddet eğitim yolu ile durdurulabilir. Yanlışanlaşılmasın terör korkunç bir şey fakat ölen insanların yerini alabilecek insanlar da var. Dünya savaşlarında milyonlara varan insanlar katledildi, öldü, yaralandı ama yeni nesil bunu bir şekilde tedavi ediyor.  Fakat ekolojik dengenin katli bütün insanların, canlıların, kültürün ve hatta dünyanın yok olmasın demektir. Ve inanın bunun tedavisi imkânsız denecek kadar zordur. Bu katliam dünyayı bitirmeye yönelik bir durumdur. Çevre bilinci aile içerisinde, sokaktan, ilkokuldan çocuklara aşılanması gereken bir eğitim ve mantıktır. Ne yazık ki hükümet buna önem vermiyor çünkü bu vahşeti durdurabilecek yeni bireyleri çevrelerinde görmek istemezler. Onlar için önemli olan şey kârdır ve her şeyi kara çevirmeye çalışırlar. Mantık ve bilinçle yaşayan insanlardan korkarlar. Son filmimiz “Kırlangıçlar Susamışsa’nın” bu yönden önemli olduğunu hissediyorum. Misal ben bu filme tek bir küfür, sigara ve alkol sahnesi koymadım. Tek amacım çocukların da bu filmi izleyebilmesi ve o aşılanması gereken çevre bilinci eğitiminde benim de katkım olmasıdır. Günümüzün en büyük terörü doğa üzerine uygulanan savaştır. 

 

Engin Türkyılmaz: Doğdukları şehirden farklı kentlere göçen Karadenizliler kültürel ve sosyal bir çatışma yaşıyor mu? Bu çatışma sizin de eserlerinizde işlediğiniz Karadeniz kültürünün özgünlüğüne zarar veriyor mu? 

 

Muhammet Çakıral: Ben de aynı yöreden ve aynı kültürden geldim. Sanırım bu konuda benim şansım çok kitap okuyor olmamdı. Türkçeyi düzgün kullanma ve kendimizi daha iyi anlatabilme adına bizim için çok önemli bir okuldur çocukluk yıllarımız. Kente geldiğim anda benim de tökezlemelerim oldu fakat edindiğimiz kültür bizim nasıl davranacağımızı, nasıl hareket edeceğimizi bizlere öğretmişti. Anadolu’dan kente göç edenler için yerel yönetimler ve devlet bu insanlar için bir alt yapı çalışması yapmamıştır. Köyden kente göçen insanların sosyal, psikolojik ve ekonomik sorunları nelerdir ve bunları nasıl aşarız adlı bir kaygıları olmamıştır. Bu göç mağlupları onlar için alt yapı hizmetlerinde bir işgücü olarak görülmüşve onları emeğini daha fazla nasıl sömürürüz düşüncesi hükümetin hareket politikası olmuştur. Köyden kente yerleşenler kendilerine “kent kültürü” aşılmaya çalışıyorlardı. Fakat onlar hiçbir zaman iki kanatlı olmayı denememişlerdir. Her zaman tek kanat ile uçmaya çalışmışlardır. Bu çaba da kültüre ve kültürün özgünlüğüne bilhassa kendilerine zarar vermiştir. 

 

Engin Türkyılmaz: Kendinizi edebiyata mı yoksa sinemaya mı daha yakın hissediyorsunuz? 

 

Muhammet Çakıral: Aslına bakarsanız ben iki sanat dalı arasında uçurumsal farklar olduğunu düşünmüyorum. İkisi de aynı tarlanın toprağı. Hayal gücünüzü yazıya döküyorsunuz ve sonrasında onu görsel medya ile halka aktarıyorsunuz. Biri rafta bir diğer ise beyaz perde de kendine yer ediniyor. Ben henüz yolun başındayım fakat bütün dünyadaki en iyi yönetmenler aynı zamanda çok da iyi edebiyatçılardır. Yani anlayacağınız sinemada başarılı olmanın en önemli temel taşlarından biri olarak edebiyatı görüyor ve bu ikisi birbirinden ayıramıyorum. 

 

Engin Türkyılmaz: Bizlere son filminiz “Kırlangıçlar Susamışsa’dan” bahseder misiz? 

 

Muhammet Çakıral: Filmi şu sıralar festivallere gönderdik. Bazılarından olumlu bazılarından olumsuz yanıtlar aldık. Film muhtemelen Kasım ayında vizyona girecek diye düşünüyoruz. Vizyondan önce bir galamız olacak. Ogene vadisindeki direnişi kamuoyuna taşımak istiyordum. Sadece elimdeki yeni kameramı denemek adına çatışma ve olayların olduğu gün makinemi öylesine kurdum. Daha sonra belgesel olarak bu direnişi çekmeye karar verdim fakat ben zoru seçtim ve bu filmi dram olarak çekeceğim diyerek senaryoyu yazmaya başladım. İnanın filmi çok zor koşullarda çektik. Kırk beşkişinin yapması gereken görevi beşkişi üstlendik. Bu tamamen arkadaşlarımın ve benim projeye inanmamız ile alakalı bir başarıdır. Filmi çok zor koşullarda çektik. 45 kişilik görevi 5 kişi ile yaptık. Bu tamamen arkadaşlarımın ve benim projeye inanmamız ile dağlarda yaylalarda çalışmamızla ortaya çıkmışbir eserdir. Filmi çekerken hiçbir yere başvurmadan çekme kararı aldım. Çünkü eleştirdiğim hükümetin ta kendisiydi. Filmin çekim sürecine gelince orası ayrı ve zorlu bir hikâyeydi.  Kimi zaman projenin dışına çıkıp gerilla usulü çekimler yaptık. İnanır mısınız çekim aşamasında tekerim patladı ve teker alacak param bile yoktu. Dağda günlerce makarna ve çorba ile beslendik, yemeği de ben yaptım, bulaşığı da ben yıkadım yönetmenliği de ben yaptım. Arkadaşlar yavaşyavaşel attı ve bu işleri birlikte yürütmeye başladık. Beşgün yağmur yağıyor, sis çöküyor, oradasın ve bekliyorsun. Çünkü beklemekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Bu film böyle şartlar altında çekilmiş bir filmdir.

 

 

Engin Türkyılmaz: Kültürün yozlaşması bir nevi sizin de eserlerinizin yozlaşması anlamına gelmekte. Bu bağlamda HES, Sahil Yolu, Termik Santral, Maden Ocakları katliam projeleri hakkında neler söylemek istersiniz? 

 

Muhammet Çakıral: İşte bu katliamlar bir yozlaşmanın sonucudur. Bir insan yaşadığı çevrenin önemini bilmiyor ve bunu algılayamıyorsa bu onun ne kadar çok yozlaştığını gösterir. Yozlaşma sadece fundamentalist olmak zorunda değildir. Türkiye’de yapılan bu doğa katliamlarına CHP de AKP de MHP de sessiz kalmakta ve hatta destek çıkmaktadır. Nüfus ile ekili sulak alanlar ters orantıda devam ediyor ve bu tüm canlıların geleceğinin yok olmasına neden olmaktadır. Asıl yozlaşma burada karşımıza çıkıyor. Bunu önlemek iktidarın görevidir fakat iktidar sermaye gücü ile birlikte beraber çalıştıkları için bu alanda katil durumundadır. Bunu kendi köyümden örneklerle bilirim. İlk aşamada köy halkının nerdeyse tamamı HES lere kaşı iken zamanla bölünmeler meydana çıktı. Bu neden oldu? Çünkü HES şirketlerinin yetkilileri tarafından kandırılan halk ve politik söylemler bunu neden sorusunun başını çekti. İnanır mısınız “HES’lere karşı çıkan Rusya ve PKK’dır” gibi laflar köylülere söylenirken bunları kendi kulaklarımla duydum. Siyasi düşünce ile yörenin, vadinin değerlerini korumak farklı iki durumdur. Ölümler en büyük yozlaşmadır ve bu projelerin bir diğer adı ölümdür. 

 

Engin Türkyılmaz: Görsel medyada şu sıralar popüler olan Trabzonlu figürleri ve yansıttıkları gerçeklik payı hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Muhammet Çakıral:Kesinlikle gerçekçi ve utandırıcı buluyorum. Bu konuda dayatma yapılmamalı. Misal bizim filmlerimize bakınız bir iki oyuncu dışında diğer tüm oyuncular köy içerisinden vatandaşlar. Dışarıdan gelenler ise yalın Türkçesi ile bizlere katkı sağladı. Yani Trabzon’da Trabzon halkını anlatan filmde Rize şivesi kullanılıyor. Bilmiyorsan bunu yaptırmamalısın, bu özgünlüğe ver gerçekliğe zarar verir. 

 

Engin Türkyılmaz: Bir yönetmen gözü ile Nuri Bilge Ceylan’ın KışUykusu filmi ile yakaladığı başarı ile beraber bizlere Türk Sinemasının son hali ile ilgili düşüncelerinizi paylaşır mısınız ? 

 

Muhammet Çakıral: Nuri’nin yaptıkları ve başarıları ortadadır. Filmler subjektif bir değerlendirmeye tutulur ve her insan görmek istediğini arar. Bugün Türkiye’de 90 kuşağından sonra Zeki Demirkubuz olsun Nuri Bilge Ceylan olsun aldıkları ödüller ve başarılar ile adlarında sık sık söz ettiriyorlar. Ben Muhammet Çakıral olarak onlara şans ve başarı diliyorum. Ülkemizin sinemaseverleri tarafından nasıl takdir ediliyorlarsa bende aynı şekilde onları takdirle karşılıyorum.

 

Engin Türkyılmaz: İlk duyduğumda heyecanla karşıladığım daha sonra bir üzüntü ile takip ettiğim ve bir umutla beklemeye devam ettiğim gerçekleştirmek istediğiniz “KarayemişSinema Sokağı” projeniz ne durumda?

 

Muhammet Çakıral: Bu projeyi gerçekleştirmeyi çok istedik. Ancak koşullar yetersiz kaldı. Zamanında Trabzon Belediyesine gittik ve proje beğeni ile karşılandı. Fakat bu konuda sponsor sorunu yaşadık. Ama mutlaka olanaklarımız ölçüsünde Trabzon’da sanat ve edebiyat alanında yeni projeler ve bu projelere olanak sağlayacak oluşumlar gerçekleştireceğiz. Ben Trabzon’un yalnızca futbol ile değil sinema ile de dünyaya sesini duyurabileceğini düşünüyorum.  

 

Engin Türkyılmaz: Trabzonspor adına yapılmakta olan Akyazı spor tesisleri için ne düşünüyorsunuz ? 

 

Muhammet Çakıral: Biz vicdanlı insanlarız fakat örgütlü olmakta problemlerimiz var. Trabzon’da sahil bentonlaştırılırken Trabzon’da buna karşı gelecek bin tane namuslu vicdanlı insan yok muydu? Bin değil yüz bin kişi var. O sahile beşyüz kişi inseydi o sahil betonla doldurulamazdı. Misal bakın biz Ogene’de yüz kişi dokuz tane firmayı kovduk ve altı yıldır HES firmalarının oraya girmesine izin vermiyoruz. İşin özü örgütlü bir şekilde hareket edebilmekte. Trabzon’da tek doğal plaj olan yeri Akyazı spor tesisleri adına yerle bir ediyorsun. Bırakın yahu koskoca Karadeniz’de insanların girebileceği bir deniz olsun. İnanır mısınız Ganita’da oturuyorum yanımdaki masada iki gencin konuşmasına şahit oldum. Biri diğerine “Ne zaman tatile gideceksin?“ diye soruyor. Diğer ise “Bodruma gideceğim de denize gireceğim” diyor. Yahu aklınız alıyor mu? Deniz ayaklarında dalgalanıyor ve o denize girebilmek için farklı şehirlere gidiyor. Trabzon yaşarken öldürülen bir şehirdir. Ne depremler ne heyelanlar biz bu şehri kendi ellerimizle yok ettik.

 

Engin Türkyılmaz: Yörenin sorunları ile ilgilendiğinizi ve iyi bir de Trabzonspor taraftarı olduğunuzu biliyoruz bu bağlamda 2010-2011 yılında yaşanan şike, hak ve çalınan emek davası için neler söylemek istersiniz? 

 

Muhammet Çakıral: Uluslararası mahkemelerin ve kuruluşların yargılayıp suçlu buldukları kişiler ilan edilmiştir. Bana sorarsanız bunun ötesinde söylenen sözlerin hiçbir anlamı yoktur. Türkiye’de futbol federasyonu ve yandaşları futbolun en büyük cinayetini işlemişlerdir. İnsanların vicdanlarını kanatmışlardır. Futbol Federasyonunun yaptığı bu büyük hata şu şekilde kanıtlanabilir; madem 2010-2011 sezonunun şampiyonu belli süper kupa finali neden oynatılmadı? Ben Trabzonspor taraftarına bir ağabeyleri ve kardeşleri olarak şunu söylemek istiyorum: Fenerbahçe taraftarı ve Aziz Yıldırım’a küfürü bıraksınlar. Bu adam yargılandı ve cezası verildi. Asıl tepki gösterilmesi gereken o kanunu değiştiren ve o kanunu gerçek manada uygulamayan hükümettir. Bakın tırnak içerisinde söylüyorum Aziz Yıldırım suçsuz değildir fakat gerçek suçlu Türkiye Futbol Federasyonu ve hükümettir. Kardeşlerim ve ağabeylerimden bunu görmelerini istiyorum. Tepki ve mücadele doğru kişiler ve kurumlara verilmelidir. Seçimler Trabzon halkının bu bağlamda dik durmadığını ve aslında gerçek suçluyu göremediğini gözler önüne seriyor. Dik durduğumuzu, ahlaklı olduğumuzu, gerçek Karadenizli olduğumuzu göstermemiz gerekiyor. Bana sorarsanız bu olaylardan sonra Trabzonspor’un ligden çekilmesi gerekiyordu. Dünya ayağa kalkar, kıyamet kopardı. Bir düşünün Trabzonspor haksızlık, yolsuzluk ve şikeden dolayı ligden çekiliyor. Benim için Trabzonspor’un şampiyon olması diye bir şey yok. Benim için Trabzonspor’un orada futbol oynaması, bu kültüre devam etmesi ve bunu hakkıyla emeği ile yapması daha önemlidir. Yeter ki o gençler o sokakta futbol oynayan çocuklara hayata tutunacak bir dal olarak Trabzonspor’u göremeye devam etsin.  Günümüzde haksızlığa, şikeye, hırsızlığa karşı durmak şampiyonluklardan daha değerlidir. 

 

Engin Türkyılmaz: Muhammet Çakıral yönetmenliğinde Trabzonspor konulu bir belgesel filmi görebilecek miyiz? 

 

Muhammet Çakıral: Bundan bir süre önce iki ayrı ekiple böyle bir çalışma içerisine girdik. İlk olarak Trabzonspor’un 2010 yılındaki şampiyonluk dönemini sadece masraflarımızı karşılamaları ile para almadan çekim yapmaya başladık. Bu proje çerçevesinde birçok görüntü çektik ve belirli bir aşamaya geldik. Daha sonra masraflarımızı karşılayamayacak kadar para bulamayan BordoMavi.net ile projeyi durdurmaya karar verdik. Bir başka proje ise Trabzon Fikir Derneği tarafından şike konulu belgesel filmi yapmamız istendi. Trabzon’dan çekimler, İsviçre eylemlerinden çekimler, maçlardan çekimler yapıldı fakat yeniden maliyetin 5/1 i ini isteyince proje yarım kaldı. Şike dönemi hikâyesi farklı bir oluşumdu. ‘Adalet için feneri yak’a karşı çok güzel da güzel bir projemiz vardı fakat toplantılar içerisindeki anlaşmazlıklar projeyi yerle bir etti. Aslına bakarsınız istedikleri olacaktı, fener yanacaktı ve bütün hırsızlıklar, şikeler meydana çıkacaktı. Çünkü ışık gerçek adalet için yanacaktı. Fakat dediğim gibi anlaşmazlıklar projeyi iptal ettirdi. 

 

Engin Türkyılmaz:Samimi cevaplarınız, kattıklarınız ve katacaklarınız için sizlere teşekkür ediyoruz. 

 

RÖPORTAJ: Engin Türkyılmaz

Fotoğraf: Efe Zafer Demiral