Mayls Majurani

Mayls Majurani

Engin Yanova: "Antrenör Yetiştirmeden Futbolcu Yetiştirmezsin"

Münih’in dar sokaklarının birinde, dinmeyen yağmurun altında, bir Türk restoranının önünde Engin Yanova’yı bekliyorum. Biraz çok sevdiğimden, biraz da Engin hocaya futbolu Joganita olarak ne kadar ciddiye aldığımızı göstermek için üzerimde Almanya’nın 1990 Dünya Kupası’nda giydiği ikonik eşofman üstü var. Park yeri bulamadığı için gecikiyor Engin hoca biraz ama sonunda geliyor ve üzerimdeki ceketi işaret ediyor parlayan gözleriyle: “Milli takımda çalışıyorum, benim bile yok böyle bir ceketim…” Engin Yanova Almanya U19 milli takımında yardımcı antrenör.

İçeri girip oturuyoruz. Ben daha kafamdaki yüzlerce soruyu toparlayamadan o giriyor söze:

“Sen Türkiye’de yaşadın, Türk futbolunu nasıl görüyorsun?”

"Ben Türk futbolunu görmüyorum. Türk futbolunda maçların temiz olmama ihtimali var. Temiz olduklarındaysa sonuçların tesadüfler belirliyor, taktikler değil.

“Tam öyle değil ama evet, tesadüfler Alman futbolunda olduğundan daha fazla rol oynuyor maalesef”

diye cevap veriyor Engin hoca. Almanya’da maçın gidişatını yüksek ölçüde hocaların taktiksel becerileri, antrenmanda çalışılmış savunma ve hücum sistemleri ve geçiş oyunu belirliyor. Sonra da futbolcuların bireysel yetenekleri. Şans oranı oldukça düşük. Türkiye’de durum farklı: oyunun taktiksel ağırlığı çok daha az. Bu nedenle Türkiye’de sürprizlerin olması daha muhtemel. Maçların taktiksel yönünü incelemeye çalışan, oyun anlayışından hocaların antrenmanlarda neler çalıştıkları kestirmeye çalışan insanlar için Türkiye ligi maçları işkenceye dönebiliyor.

Kültür ve futbol arasındaki bağlantıdan bahsediyoruz: Mühendislerin ülkesi Almanya makine gibi işleyen bir takımla Dünya Şampiyonu oluşundan – Huzur verici bir atmosfer içerisine yerleştirilmiş küçücük ama bütünün anlamını değiştiren İtalyan resimlerine karşılık oldukça geride savunma yapan ve hiç beklenmedik bir anda rakibi tek golle sırtından bıçaklanmışa çeviren İtalya ve Catanaccio’dan – Sahiller, ırmaklar ve bataklıklardan oluşan küçücük Hollanda’nın bir şekilde o küçük yüzölçümüne sığmayı, sığmakla kalmayıp sürekli yeni alanlar yaratmayı başaran bir mimariye karşılık futbolcuların sürekli yer değiştirerek olmayan alanlar yaratan Total Futbol’undan. “Türklerin kültürel özelliği ne?” diye soruyor Engin hoca. Ne? Bana göre dünyada sadece Türklere özgü herhangi bir kültürel özellik yok. Sahip olduğumuz hemen her şeyin bire bir aynısına başka bir halk (genellikle Yunanlar ve Rumlar) da sahip. Fakat Engin hoca daha önceden bu tip sohbetler ettiğim kişilere benzemiyor, o çok daha donanımlı. “Hiç Osman Pamukoğlu okudun mu? Ben çok okuyorum onu” diyor. Osman Pamukoğlu bana göre çağdışı görüşler savunan bir siyasetçi ve eski asker. Fakat Engin hoca farklı bir bakış açısı öğretiyor bana: “İnsan yönetimi konusunda ondan çok şey öğrendim. Sen de amatör hoca değil misin? Bence bu kadar önyargılı davranma, senin için de çok verimli olabilir.”

Engin Yanova Almanya’nın en güzel kulüplerinden biri olan Union Berlin’de U19’u ve U23’ü çalıştırdı. Daha sonra Berlin’in bir diğer köklü kulübü Berliner AK’ya geçti ve 2015’te Alman Futbol Federasyonu’nun en yüksek antrenörlük lisansı olan Futbol Öğretmeni diplomasını aldı. 2016’dan beri milli takımlarda çalışıyor. Anlattığına göre milli takım antrenörlüğü ve kulüp antrenörlüğü birbirinden epeyi farklı şeyler. Kulüp çalıştırıcılığı sırasında bir futbolcuyu belli bir oyun felsefesine göre yetiştirme imkânı daha geniş. Buna karşılık kulüp çalıştırıcıları genellikle saha sonucu endeksli yargılanırlar. Milli takımda ise her gün sahada olmamanın ve futbolcuları her gün görmemenin getirdiği zorluklar var. “Çok fazla maç izlemelisin ve en iyi ve en yetenekli oyuncuları toplayıp bir takım haline getirmen ve o takımı federasyonun öngördüğü oyun felsefesine göre oynatman gerekir” diye anlatıyor Engin hoca bu durumu. İşin zorluğuysa sahip olunan süre. Turnuvalar için birbirinden bağımsız 23 futbolcuyu işleyen bir takım haline getirmek için sadece birkaç hafta zaman oluyor.

Savaşmak”, diyor, “bizim kültürümüz değil mi?” Yine farklı bir bakış açısı. Açık fikirli bir insan olduğumu düşünürken Engin hoca birkaç saat içinde aslında ne kadar ön yargılı ve dar görüşlü bir insan olduğumu fark ettiriyor bana. Yüzlerce yıl savaşmış olan ve bugün bile siyasetteki ve tarihçilikteki tüm övünç kaynakları savaşlar olan bir milletin kültürü neden savaş olmasın ki? “2008 Avrupa Şampiyonası buna bir örnek aslında. Savaşçılık kültürünün futboldaki bir yansıması. Çanakkale savaşını futbola uyarlarsan Euro 2008’deki Türkiye çıkar ortaya. Sorun bunun sürdürülebilir olmamasında” Engin hocaya göre. Türkiye’de çok yüksek bir potansiyel olduğunu düşünüyor: “Gençlerimiz çevik ve teknik ve yaratıcı becerileri çok yüksek. Ülkede futbola olan bakış da oldukça olumlu. Genel olarak toplum futbolu seviyor. Fakat bunu kullanmıyoruz.” Bunu nasıl kullanabiliriz ki? Yani savaşçılığı sürdürülebilir kılmanın yöntemi nedir? Engin hoca belli ki uzunca bir süre kafa yormuş bunlara. Ve çözüm aslında basit: antrenör yetiştirmek.

“Düzgün antrenörler yetiştirmeden futbolcu yetiştiremezsin. Yetiştirdiklerin de futbolculukları sayesinde belli bir noktaya gelirler, sonra zafer sarhoşu olup kariyerlerini mahvederler. Tugay dışında Avrupa’da kalıcı olabilmiş kaç futbolcu çıktı Türkiye’den? Ama iyi antrenörler yetiştirirsen o antrenörler sana hem iyi futbolcular, hem de iyi insanlar yetiştirir.”

İzlanda geliyor aklıma. 330 bin nüfuslu bir ada ülkesi şu an Avrupa’daki diğer her ülkeden daha fazla UEFA lisanslı hocaya sahip. Ve iki turnuvadır tüm dünyayı büyülüyor – belki oynadıkları futbolla değil ama en azından gösterdikleri azimle.

Engin hoca Mark Ruffalo’ya benziyor ama sesi ondan daha karizmatik. Türkçe konuşurken Mesut Özil’den, Hamit veya Halil Altıntop’tan bildiğimiz “Almancı aksanı”na sahip değil. Aksine, oldukça düzgün konuşuyor ve nesnel tespitleri ve farklı bakış açılarıyla bir akademisyen edasına sahip. Mark Ruffalo’nun kim olduğunu bilmiyor ama. Onun bilmediği bir şeyi bilmenin verdiği mutlulukla telefonumdan ünlü aktörün bir fotoğrafını bulup gösteriyorum. Sonra üzerime 1990 yılından kalma ceketimi giyiyorum. Vedalaşıyoruz. Vedalaşırken saatlerce “Hoca” diye hitap ettiğim adama “Hocam” diyorum. İki kelime arasında fark en az kulüp çalıştırmak ve milli takım çalıştırmak arasındaki fark kadar büyük.

Floransalı Uzaylılar

Futboldaki insanüstü performansları vurgulamak için sıkça kullanılır "uzaylı" kelimesi. Messi'nin bir uzaylı olduğundan bahsedilir durulur. Cristiano Ronaldo'nun Real Madrid formasıyla oynadığı 438 maçta attığı 450 gol ve yaptığı 131 asist ancak bir uzaylının ulaşabileceği bir istatistiktir. Bu bağlamda insanlık tarihinin gidiş yönünü derinden etkileyen dört Floransalı Rönesans sanatçısı Leonardo da Vinci, Raffaello, Donatello ve Michelangelo için de uzaylı yakıştırması çok abes olmaz. İsimlerini bu dördünden alan ninja kaplumbağalar da birer labaratuvar deneyi yerine birer uzaylı olarak tasarlansalardı hayran kitlelerinde bir eksilme olmazdı muhtemelen.

Fakat gerçek anlamdaki uzaylıların dünyadaki varlığı çok görülmemiş bir durum olmak zorunda da değil. Elimizdeki bilimsel veriler tüm canlılığın tek bir ortak atadan geldiğine işaret ediyor. Panspermia adı verilen hipoteze göre, cansız maddeden oluştuğunu bildiğimiz ilk canlı hücrenin oluşması, uzaydan gezegenimize gelen moleküller sayesinde oldu. O moleküller olmasaydı canlı madde oluşmayacak ve biz evrimleşmeyecektik. Panspermia hipotezine göre dünyadaki tüm canlılar aslında biraz uzaylı. Bu hipotez elbette kanıtlanmış bir bilimsel teori değil ve bilimsel çevrelerde oldukça tartışmalı.

Oldukça tartışmalı olmayan bir konuysa ufoların varlığı. Azımsanmayacak bir kitlenin inandığı ve gördüğünü iddia ettiği ufoların varlığına aklı başında insanların çoğu inanmıyor. Birisi ufo gördüğünü iddia ettiğinde insanlığın büyük kısmı ona inanmaz. Ufo gördüğünü iddia eden kişinin bir şahidi de olmaz çoğu zaman. Olsa bile bu genellikle o kişilerin gökyüzünde gördükleri bir cismi yanlış yorumladıklarına inanılır. Peki ya 10 bin kişi aynı şeyi gördüyse?

27 Ekim 1954 öğleni Stadio Artemio Franchi'de oynanan ACF Fiorentina ve Unione Sportia Pistoiese arasındaki maçın ikinci yarısının hemen başlarında hakem oyunu durdurdu ve stadda bulunan 10 bin taraftar, futbolcular ve diğer yetkililer aynı anda gökyüzüne baktı. İddialara göre uzaklardan hızlı bir şekilde dev bir cisim gelip sahanın tam üzerinde durmuştu. Bazıları bu cismi bir Küba purosuna benzetti yıllar içinde, bazıları dev bir yumurtaya. (Belki Arrival filminin yapımcıları da bu olaydan esinlenmiştir.) "Uzaylılardı" diyor o gün sahada olan Gigi Boni kendinden emin bir şekilde: "Başka bir açıklamam yok."

Dönemin Pistoiese kaptanı Romolo Tuci, BBC'ye verdiği bir söyleşide o gün çok mutlu olduğunu söylüyor: "O zamanlar herkes ufolar hakkında konuşuyordu ve biz bunu deneyimledik. Biz onları gördük. Buna gerçekten inanıyorum. Biz stattaydık ve onları gördük." O gün statta olan herkes pek çok kaynakta gökyüzündeki ufoları onaylıyor. Yalnızca maçın hakemi kendinden o kadar emin değil, ya da görevi gereği diplomatik bir dil kullanıyor ve maç raporuna maçı "gökyüzünde bir şey görüldüğü için" durdurduğunu yazıyor. Olayın ertesi gün Floransa'daki bir yerel gazete stat üzerindeki ufoların bir fotoğrafını basıyor. Gazetenin o sayısı da, fotoğraf da bugün kayıp malesef. Belki 10 bin kişi gördükleri bir anormalliği çok yanlış yorumlamıştır. Ama belki de gerçekten uzaylılar gelip birkaç dakikalığına bir futbol maçı izlemek istemişlerdir. Ya da sahada 22 kişi bir oyun oynarken neden 10 bin kişinin onları izlediğini merak etmişlerdir.

Bir uzaylı dünyaya gelip futbol sevgimizi görse ne düşünür acaba?

Simon Critchley, Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz? isimli kitabında şöyle diyor: "Futbolu benim kadar çok sevmek cidden salaklıktır (...) Fakat aptal olmakta bir sorun görmüyorum." Umarım uzaylılar da görmüyordur. Çünkü futbolu severseler, bir gün bir stadın üzerinde durmak yerine aşağıya inip aramıza katıldıklarında kaynaşmamız çok daha kolay olur.

Cruyff'un Çocukluk Kahramanı: Faas Wilkes

Jose Mourinho futbolda baskı diye bir şey olmadığını iddia etmişti bir kez: “Baskı gece güdüz deli gibi çalışıp ailesini doyurmaya çalışan insanlar üzerinde vardır. Biz milyonlar kazanıyoruz.” Mourinho’nun bu sözü için dilimizde “tribünlere oynamak” veya “şov yapmak” gibi deyimler var. Çünkü Mourinho bu sözünde haklı değil. Çünkü insan beyni para endeksli çalışan bir organ değil. Az para kazanmak insan üzerinde daha fazla veya çok para kazanmak insan üzerinde daha az baskı oluşturur gibi bir tespit yanlıştır. Gelir durumu sadece baskının şeklini değiştirebilir. Alman futbolcu Per Mertesacker’in geçtiğimiz haftalarda Spiegel dergisiyle yaptığı bir söyleşide 2006 Dünya Kupası sırasında hissettiği korkunç baskıdan bahsetti: “Elendiğimizde ‘nihayet bitti’ diye düşündüm.

“Kaiser” Franz Beckenbauer ve başka yetkililerin sağa sola ve en çok da FIFA’ya saçtığı rüşvetler sayesinde Almanya’da düzenlenen 2006 Dünya Kupası, Mertesacker’de neredeyse bir tramvaya yol açıyormuş. Çünkü baskı, yaptığı spordan milyonlar kazanan insanların üzerinde de vardır. Bu insani bir şeydir ve sezon sonunda kariyerini noktalayacak olan Arsenal kaptanı Per Mertesacker bize futbolcuların da yalnızca birer insan olduğunu hatırlattı söyleşisinde. Aynı Dünya Kupası'nda tarihin en iyilerinden olan Zinedine Zidane kariyerini noktaladı ama bunu kupayı kaldırarak yapmadı, Materazzi’ye kafa atarak yaptı. Çünkü o da bir insandı. Zidane duygularına yenik düştüğü o anda birçok otorite “yakışmadı” yorumunu yaptı oysa birisinin duygularına yenik düşmesi insani bir durumdur. Yakışmayan neydi? Zidane’ın insan olması mı?

Pek çok insanın tanrı olduğundan şüphelendiği Diego Maradona ya da “D10S” bile aslında sadece bir insan. Kokaini bırakabilmek için Küba’da bir sağlık merkezine yattığında bir kez daha anlamıştık bunu – kabul etmek istemesek de. Hepimiz gibi, milyonlar kazanan futbolcular da üzerlerinde baskı hissedebiliyorlar. Onların da bizim gibi kusurları var. Onların da saha dışında birer hayatları var ve onlar da bazen televizyonu açıp bir futbol maçı izliyorlar. Hatta biz nasıl çocukluğumuzu Ronaldo’ya, Zidane’a Maradona’ya veya Zico’ya hayran olarak geçirdiysek, futbolcular da televizyonda başka kahramanlar izleyerek büyüdüler.

Johann Cruyff’un kahramanı Faas Wilkes’ti. Anadolu’da cumhuriyet ilan edilmeden birkaç hafta önce Rotterdam’da doğmuş Wilkes. Ve Zidane, Berlin’de yeşil sahalara insani bir şekilde veda ettikten birkaç hafta sonra hayata veda etmiş. Aradaki 82 yılaysa aslında o kadar fazla futbol sığdırmış ki, bugün Hollanda futbolu tarihinden bahsederken Rijkaard’ı, Koeman’ı, Gullit’i veya van Basten’i anmak ve Wilkes’i anmamak suç sayılmalı.

Yazar ve gazeteci David Winner’ın “Rotterdamlı Mona Lisa” diye bahsettiği Wilkes, Rotterdam’ın sokaklarında başlamış kariyerine ve 1940 yılında Xerxes Rotterdam formasını giymiş sırtına. O yıllarda Hollanda’da futbolcular üzerinde baskı olduğunu Mourinho bile kabul edecektir çünkü henüz Hollanda futbol federasyonu KNVB profesyonel futbola izin vermiyormuş. Faas Wilkes 23 yaşına geldiğinde oynadığı futbolla ancak ufak bir cep harçlığı çıkarabiliyormuş ama yaşamını sürdürmek için yaptığı ek iş futbolunu fazla etkilememiş – Wilkes milli takıma çağırılmış, Lüksemburg’a karşı oynadığı ilk maçta dört gol atmış, 1948’de olimpiyat oyunlarına katılmış. Fakat ertesi yıl Rotterdamlı Mona Lisa karnını futbol dışındaki ek işiyle değil de futbolla doyurmak isteyip yurtdışına, Inter’e transfer olunca bitmiş milli takım kariyeri. KNVB milli takımda profesyonellere müsaade etmiyormuş.

Wilkes’ten önce yalnızca üç Hollandalı futbolcu yurtdışında futbol oynamıştı: Bep Bakhuys, Gerrit Keizer ve Gerrit Vreken. Hollanda milli takımıyal ya da “Elftal”, ya da “Oranje” 1934 Dünya Kupası’na katılan Bakhuys 1937’de Fransa’ya, Metz’e transfer olup profesyonel bir sözleşme imzaladığında milli takımdan men edilmiş. Fakat Wilkes’in aksine Bakhuys’a milli takım kapıları tekrar açılmamış. Wilkes’se KNVB’nin profesyonelliğe izin verdiği 1955’te tekrar giymiş turuncu formayı ve Abe Lenstra ve Kees Rijvers’le birlikte 50’li yılların “Altın Üçlü”sünün üçte biri olmuş, tıpkı Hollandalı çizgi roman kahramanı Kick Wilstra’nın adının üçte biri olduğu gibi. (Kalan üçte ikiyi Kick Smit ve yine Abe Lenstra oluşturuyor.)

Hollanda ve Valencia dışında çok az insanın adını duyduğu Wilkes’in Interdeki dört başarılı sezonunu AC Torino’da bir sezon izlemiş. Oradan Valencia’ya gitmiş, yurtdışında futbol oynayan dördüncü Hollandalı ve Valencia’da futbol oynayan ilk yabancı olarak tarihe geçmiş. Hollanda’nın John Lennon’ı olan Johan Cruyff’tan önce Hollandalı gençlerin kendilerine örnek aldığı tek insan Faas Wilkes’miş. Güçlü top kontrolü ve sert şutlarıyla damga vurduğu üç sezonluk Valencia macerasından sonra Bakhuys’un da yetiştiği VVV’de, Levante’de ve Fortuna 54’te forma giydikten sonra yuvasına, Xerxes’e dönmüş. Kariyerini burada noktalamadan önce Elftal formasını giydiği 38 maçta 35 gollük bir rekor kırmış. Amsterdamlı Cruyff’un çocukluk kahramanının milli gol sayısını yıllarca kimse geçememiş, ta ki benim çocukluğumun kahramanlarından Denis Bergkamp 1998’de 36. milli golünü atana kadar.

Hollanda futbolunu ezelden beri Amsterdam ve Rotterdam şehirleri ve bu şehirlerin kulüpleri arasındaki rekabet belirler. Bergkamp ve Cruyff Amsterdamlı oldukları için Feyenoord şehri büyük işler başaran sporculara “Denis Bergkamp Ödülü” veya “Johann Cruyff Ödülü” vermiyor, “Faas Wilkes Ödülü” veriyor. Rotterdamlı Mona Lisa ise belki de hayatının en özel ödülü 82 yaşında, gözlerini bir daha açmamak üzere kapattığında aldı. O gün her Amsterdamlı yas tuttu ve Rotterdamlı Wilkes’in ölüm haberini bir Amsterdamlı gazeteci duyurdu: “Tarihimizin en büyük futbolcularından birini kaybettik.

Ronaldinho: Bizim Neslimizin Charlie Chaplin'i

Birkaç yıl önce Antalya’da bir bilim fuarında sinema müzesinin standında bekliyordum. Birkaç eski kamera ve projeksiyon cihazı ve Yeşilçam afişleri sergiliyorduk. Tam karşımızda çeşitli maddeleri karıştırarak görsel bir gösteri yapan kimya standının da doğal olarak gölgesinde kalıyorduk, ziyaretçiler sinema standını çok fazla umursamıyordu. Sonra, sanırım can sıkıntımı gidermek için, Charlie Chaplin’in Modern Zamanlar’ını açıp izlemeye başladım. Chaplin beni çocukluğumdan beri büyülemiştir. Ne kadar izledim hatırlamıyorum ama bir ara başımı kaldırıp etrafa bakındım. Biraz arkamda, ben filmi açarken orada olmayan, 14-15 çocuk oturmuş filmi izliyordu. Kıpırdamıyorlardı. Birbirleriyle konuşmuyorlardı. Sadece ekrana bakıyorlardı. Ensesinden tutulmuş bir kedi gibi hareketsizlerdi. Charlie Chaplin’in büyük bir sanatçı olduğunu elbette biliyordum ama bu büyüklüğün boyutunu o gün fark ettim.

Trinidad & Tobago ve Stockholm Sendromlu Kötü İnsanlar

Marcos Evangelista de Moraes (Cafu), Javier Adelmar Zanetti, Alexis Alejandro Sanchez Sanchez, Roberto Palacios, Carlos Alberto Valderrama Palacio, Claudio Luis Suarez Sanchez, Victorio Maximiliano Pereira Paez. Latin Amerika’nın önde gelen milli takımlarının en çok forma giyen futbolcuları bunlar. Hepsinin adı İspanyolca veya Portekizce.

  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1  2  3  4  5  6  7  8  9 
  •  Sonraki 
  •  Son 
Sayfa 1 / 9