Değerlendirme : Anadolu Tribünleri

Böyledir bizim sevdamız…

Futbol çok bileşenli, olmazsa olmazlara sahip bir oyun. Rakip takım olmadan rekabet olmaz, karşılaşma olmaz, yani bir futbol takımı var olamaz. Gönül ister ki eşit koşullara sahip takımlar, hiçbir kayırmaya uğramadan sahada ter döksün, mücadele etsin. Sonuçlarda tek belirleyici olan mücadele edenin, iyi oynayanın kazanması olsun. Taraftar da sevinirse de üzülürse de sadece daha iyi oynamadığı için, skorlardan dolayı üzülsün. Özlemini çektiğimiz ve olması gereken futbol mücadelesi budur. 

Ama eğer ki tribünlerimiz İstanbul ve Anadolu diye ayrılmışsa, azınlık takımların çoğunluk üzerinde güç dengelerinden dolayı bir tahakkümü varsa, sadece 3 takım onlarca takımdan her alanda ve anlamda daha çok yer ve söz sahibiyse kimse eşitlikten, haktan, iyi olanın kazandığı karşılaşmalardan bahsedemez. Yani İstanbul ve Anadolu ayrışması basit bir coğrafi konum farklılığından ibaret olmamakla beraber, birilerinin zoraki ürettiği ve ayrıştırmaya sebep olduğu için kullanılmasının futbola zarar verdiği fikri doğru değildir. Ayrışma bizzat güç odağı kulüpler ve destekçileri tarafından yaratılmış, bize sadece ismini koymak düşmüştür. O yüzden de İstanbul ve Anadolu tribünleri farklı coğrafi konumlandırmaya sahip “iki eşit parça”yı anlatmaz, aksine güçlü olanla ezilen arasındaki farkı ortaya koyar. Bu anlamda Anadolu tribünlerinin, yılların ezilmişliğiyle ve imkansızlıklar içinde yine de futbolu var edenler olması bakımından söyleyecek sözü çok ama dinleyecek kimsesi yoktur. Medya onları görmez, görmek istemez. Gelir dağılımı burada da belirleyicidir. Bu yüzden alternatif futbola gönül verenler, sesini duyuramayanların sesi olabilmeli, onlara kulak vermelidir. 

                      

Futbol.. Ne eğitim, ne sağlık, ne iş imkanları futbolun yapabildiğini yapmış, ülkemizde futbol hiçbir şeyin yapamadığı kadar yaygınlaşmayı başarmıştır; arsalardan, sokak aralarına, okul bahçelerinden, toprak sahalara, yeşil sahalara, köyünden kentine girmedik yer bırakmamıştır. Milyonlarda ifadesini bulan bu kadar yaygın bir sporun, etki alanı ve değiştirici gücü çok fazlayken, tersinden, futbolun etkisi altındaki milyonlarca taraftarın futbol üzerindeki etkisi ve gücünün bu kadar zayıf kalması birçok nedene dayanmaktadır elbette. Tribünlerde eksiklerin, beklentilerin, haksızlıkların, sitem ve öfkenin anlatımı hep eksik kalmış, bir ıslığa-yuhalamaya en fazla istifa talebine sıkıştırılmıştır. Anadolu tribünlerinin birçoğu gerek hakemler, medya tarafından gerekse de TFF, siyasetçiler gibi daha üst kurumlar tarafından haksızlığa uğradığını düşünürken yaptırım anlamında çok zayıftır. Tepkisini üst boyutlarda yansıtan, futbola yön veren, kendini dikkate aldıran, tuttuğunu koparan tribünlerimiz maalesef ki yoktur, var olan azınlık da baskıların altında ezilmektedir.

Stadyumlar taraftarın kendini futbola ve futbolcusuna en yakın hissettiği alanlardır. Şehir ve semt takımlarında teknik ekip ve futbolcusuyla iletişim imkanı daha fazla olsa da ekranlar dışında taraftarın kendi renklerine en yakın olduğu zamanlar 90 dakikadır. Sevinç, üzüntü, öfke, sitem hep beraber solunur, destek ve sevgi en yoğun tribünlerde yaşanır. Ancak son uygulamalarla beraber taraftarlar da baskı altına alınmaya, tribün kültürü yok edilmeye çalışılmaktadır. Stadyumların kameralarla donatılmasından, e-bilet uygulamasına, tribün savcılığından protestoların cezalandırılmasına, kolluk kuvvetlerinin dizginsiz şiddetinden, içeri alınmayan pankartlara kadar taraftarları canından bezdiren bir dizi uygulama.. Taraftarların bütünü potansiyel suçlu olarak algılandığının ve özgürlüklerinin kısıtlandığının ne kadar farkındadır bilemeyiz ama durumun farkında olanlar azımsanmayacak sayıda. Taraftarların birçoğu, özellikle takımının maçlarını düzenli takip eden taraftar grupları en çok görünen kısımdan yani kolluk kuvvetlerinden şikayetçi. Ülkenin genel durumunun tribünlere yansıması diyebiliriz. Taraftarlar baskıdan şikayetçi ama kendileri de bu baskıya karşı bir baskı oluşturacak güçten yoksunlar. Bu da başka bir şikayet konusu. Durumun farkındalar, kendi durumlarının da farkındalar. Ve her şeye rağmen o tribünlerde olmaya devam ediyorlar.

                                

Anadolu takımı olmak demek yaşadığın onca haksızlığın yanında bir de onlarca eksik, imkansızlık demek. Altyapıdan, yönetim zafiyetlerine, stat eksikliğinden, kurumsallaşmaya, siyasetin söz sahibi olmasından, belediyelerin yanlı tutumuna, sahipsizliğe kadar maddi ve manevi birçok sorunla yüzyüze kalmak demek. Hem futbolun üst kurumları tarafından önemsenmemesinin hem de kendi içinde yönetim ya da şehir tarafından önemsenmemesinin sonuçları olarak imkansızlıklar içinde kendini var etme savaşı veriyor. Yani sahaya çıkmadan önce kendi içindeki savaşını kazanmak zorunda. Sonrasında rakiplerine karşı mücadele edebilir. İkisini beraber yürütmek zorunda kaldığı için de eşitsiz bir mücadelenin içinde çırpınıyorlar, eziliyorlar. Anadolu takımlarının yaşadıkları zorlukların her birini tek tek açmak mümkün ancak bundan ziyade hepsinin birleştiği ortak noktayı vurgulamak gerekirse; futbolun değeri karla ölçülen bir endüstri haline gelmesi, dolayısıyla büyük balığın küçüğü yutması, koltuk ve rant hesapları, siyasete bulanan kirli ilişkiler… Endüstriyel futbol temiz futbolu da yerel futbolu da tüketiyor, eziyor, yok ediyor.

Anadolu takımlarının taraftarları kendilerini en çok cefakar sözcüğüyle anlatırlar herhalde. Şampiyonlukları sayılıdır, yoktur ve hatta belki şampiyonluk beklentileri bile yoktur, ya da çalınmıştır. Beklentisiz severler bir nevi, karşılıksız severler, takımları küme düşerken/düşmesine rağmen severler. Eşitsiz mücadelelerin tarafı oldukları için, sürekli haksızlıklara maruz kaldıkları için daha sıkı bir bağla bağlanırlar birbirlerine, çok olmadıkları için ve ayrıcalıklı oldukları için kenetlenirler ve çok daha derinden severler. Geceleri-gündüzleridir takımları. Kendilerini ifade etme şekilleridir, hayata karşı durdukları yerdir. O kadar belirleyicidir futbol ve gönül verdikleri renkler hayatlarında. Takımları üzerine kurdukları hayaller vardır. Kimisi şampiyonluk, bir üst lig, Avrupa gibi bilindik kimisi takımının maçlarını izleyebilmek gibi basit olsa da hayalleri hep vardır. Umutlarını öyle diri tutarlar. Umutsuzluk taraftarlıkla çelişir çünkü. Umudu olmayanın takımıyla kurduğu bağı da zayıftır. Ertelenen umutların sahibi de onlardır. İkinci yarıya, sonraki sezona, gelecek yıla ertelenen hayaller, umutlar.. 

                  

Anadolu takımlarının da taraftarlarının da genel olarak maddi problemleri vardır ve önlerindeki en büyük engellerden birisi budur. Elektrik borcunu ödeyemeyen kulübün, giyecek forma bulamayan futbolcularının, deplasmana gidecek otobüs, maçı izleyecek bilet bulamayan taraftarları.. Nasıl ki bir takım için deplasmanda kendisini destekleyen taraftarlarının varlığı oynadığı futbolda belirleyiciyse, taraftarların deplasmana giderek takımını sahiplenmesi, yalnız bırakmayarak desteğini göstermesi taraftarlar için de önemlidir. Taraftarlar en büyük zorluğu deplasmanlarda yaşadıklarını söylüyorlar. Ve çektikleri tüm “cefa”lara rağmen yine de takımlarının yanında olmaya devam ediyorlar.

Anadolu takımlarının ve taraftarlarının yaşadığı onca ortak sorun varken, birbirlerini desteklemeleri kaçınılmaz olmalı ancak pek de öyle olduğunu söyleyemeyiz. Her birinin kendi içinde yalnız olmasına ve yalnızlaştırılıyor olmasına rağmen dayanışma, çoğalma, birbirlerine destek çıkma, ortak bir güç-baskı oluşturma, haklarına beraber sahip çıkma kültürü ne yazık ki yok. Taraftarların birbirlerini desteklemesi; kendi takımı dışında takım tutması, onun için tezahürat yapması anlamına gelmiyor. Herkesin gönlünde sadece kendi renklerinin yatması anlaşılır. Ama sen kendin gibi ezilen, haksızlık edilen, maddi-manevi sorunlar yaşayan takımları görmezsen, diğer taraftarların yaşadıklarına sessiz kalırsan kimsenin senin sesine ses vermesini de bekleyemezsin. Taraftarların üzerine düşünmesi gereken en önemli konulardan birisi budur. Futbola katkı sunan, iyi şeyler yapan, güzellikler katanları göreceksin ve alkışlayacaksın. Yaşanan sorunlarda, olumsuzlarda ise desteğini sunarsan, yanında olduğunu gösterirsen, senin dışındaki haksızlıklara da ses verebilirsen işte o zaman futbolun güzelleşmesine ve değer kazanmasına, insanlaşmasına yardımcı olursun. Ve hiçbir takıma-taraftara o kadar kolay haksızlık yapılmasına izin vermemiş olursun. Bu aynı zamanda kendini de korumaktır. Hiçbir şey yapılamadığında, zor durumda olan bir kulübe, sakatlık yaşayan bir futbolcuya “geçmiş olsun” demek, “yanınızdayız” demek o kadar zor olmasa gerek. Ufak ama anlamı büyük davranışlar bunlar. Ya da taraftarların yaşadığı sıkıntılarda, kulübü, taraftarına sahip çıkabilmeli. “Birlikten güç doğar” derler, bu birlik yaratılabilmeli. Bugün dayatılan futbol sisteminde en büyük gediği açacak olan tribünlerde, takımlarda oluşturulacak birlik ve dayanışma kültürüdür. Ezilenlerin birbirlerini desteklemesidir. 

                                      

Bir tribün kültüründen bahsederken şunu da özellikle belirtmek gerekiyor; ülkemizde oturmuş bir tribün kültürü maalesef yoktur. Öncesinde de belirttiğimiz gibi tribünler futbolda söz hakkı olan, futbola yön veren bir baskı aracı, bir güç olmaktan çok uzaktır. Aynı zamanda marşları, şarkıları, pankartları, tezahüratları, kareografileriyle yaratıcılıktan, bir atmosfer oluşturmaktan, futbolun ruhuna ruh katmaktan ve kendilerine has gelenekler yaratmaktan yoksundur tribünlerimiz. Belli bir tarihe ve uyuma sahip tribünler olsa da genel olarak futbolumuzda gelenekselleşmiş, oturmuş bir tribün kültüründen söz edemeyiz. Tribünler daha çok iktidarların, siyasetin bazen de kulüp yönetimlerinin yönlendirmesi altındadır. Taraftarlar bunun ne kadar bilincindedir, ya da durumdan şikayetçi midir tartışılabilir ama tribünlere yerleştirilmeye çalışılan, hatta bir ölçüde yerleştirilen kültür futbolun doğasına ve özüne aykırıdır. En çok bunu yapanların da “futbola siyaset karıştırmayalım” diyenler olması ise ayrıca manidardır. Bu, siyaseti biz yapalım, siz yapmayın anlamına geliyor. Irkçı, şovenist, faşizan, küfürbaz ve şiddet yanlısı tribünler bu politikanın ürünü ve yaptırıma tabi değil. Belki sözde kalan yaptırımlar olabilir ama genel olarak tribünlerde oluşturulmak istenen atmosfer yönlendirme altındaki onbinler olduğu için gerçekte bir yaptırımı yoktur. Tersinden bakarsak; aynı tribünler kardeşlik sloganları atsa, ülke gündemine dair duyarlılık gösterse, protesto ya da destek pankartları açsa, ya da sadece futbolun gerçeklerine dair, örneğin endüstriyel futbola, şikeye karşı bazı tepkileri olsa sessiz kalınabileceğini ve hiçbir cezai yaptırım uygulanmayacağını, baskı yapılmayacağını düşünebiliyor musunuz? Futbola siyaset karıştıramazsınız! Onlar karıştırabilir. 

                                            

Kendi tribünlerimizde, taraftarlarımızda oluşturamadığımız kültürü dünya futbolunda alkışlamamız içimizdeki ezilmişliğin bir yansıması olabilir mi? Kendimiz gibi gördüklerimize, bir şekilde ezilen, haksızlığa uğrayan, mücadele eden, bir tarihi-hikayesi olan takımlara-taraftarlara kendimizi yakın hissetmemizin sebebi hem onlarda kendi yaşadıklarımızı görmemiz hem de mücadelelerine duyduğumuz saygıdandır. Barcelona, Livorno, St. Pauli, Liverpool, Celtic gibi takımlar ülkemizde de destek görüyorsa futbolu futbol gibi oynadıkları, kendilerini öteleyenlere karşı var olma mücadeleleriyle yazdıkları öykülerinden, o öykülerin kahramanı olmalarındandır. Türkiye futbolu birçok sebepten dolayı bekleneni veremediğinden taraftarların, Avrupa futboluna olan ilgisini de arttırmıştır. Oynanan futbolun kalitesi belirleyicidir bu konuda. Teknik direktörlerinden, futbolcusuna, bir bütün olarak takımlara beğeni artmış, lig takiplerinin yönü değişmiştir. Güzel futbol oynayan her takım izlenebilir ve desteklenebilir. Ancak burada Türkiye futbolunun geldiği yerin, kirlenen ve değersizleşen kurumların, kalitesizleşen futbolun etkisini görmek gerekir. Türkiye milli takımı bile bu kirlenmeden payını almış, Anadolu takımlarıyla mesafesini açtığı oranda da taraftarların tepki odağına oturmuştur. Dolayısıyla dünya futbolunu ve tribünlerini gıpta ederek izlemeye ve kendi yapamadıklarımızı onlarda alkışlamaya devam edeceğiz.

                        

Yazımızın sonuna yaklaşırken, açıyı daraltarak aynayı kendimize tutalım. Bir Anadolu takımı olan Trabzonspor da diğer Anadolu takımları gibi birçok sorun, haksızlık yaşasa da Trabzonsporlular için son sürecin en önemli gündemi şike ve çalınan şampiyonluklarıdır. Dolayısıyla futbol için ileri bir adım olarak temiz futbol ve adalet talebini öne çıkarmışlar ama yeterli ve çoğulcu tepkiyi vermekte eksik kalmışlardır. Kendi tribünlerinin desteği ve sahiplenmesinin yetersizliği kadar diğer tribünlerle de ortak bir tepki örgütlenememiştir. Halbuki tüm futbolseverler şikeye, emek hırsızlığına karşıdır. Buna rağmen ülkedeki ve futboldaki güçlerin futbol üzerindeki hakimiyeti, futbolun kirletilmesi engellenemiyorsa bunun en önemli etkenlerinden biri elbette ki taraftarlardır. Öncelikle; şike, güç ve para sahibi kulüplerin, yöneticilerin kendi aralarında gelişen bir alış-veriş değil, kendiyle beraber birçok alanı da kirleten, Anadolu takımlarına da bulaşan bir lekedir. Futbol dünyasının adaletsizliğinden payını alan takımlar kendileri de bu adaletsizliğin bir parçası olmakta tereddüt etmiyorlar. Futboldaki haksızlıkları, adaletsizlikleri ortadan kaldırmak için futbolcuların kendine sunulanı reddedebilmesi,  taraftarların kendi takımındaki şikeyi mahkum etmesi önemli adımlardır. Karşılıklı işbirliğiyle yapılan alış-verişin taraflarından birinin ortadan kalkması bu kirli sistemi sekteye uğratacaktır. Sessiz kaldığında futbolun en büyük düşmanı olan emek hırsızlığının bir parçası olacağını bilerek, Anadolu tribünleri sorumluluk almalıdır. 

                        

Diğer yandan Trabzonspor’a da düşen sorumluluklar vardır. Futbolda İstanbul’un etkinliğini ve gücünü bir nebze de olsa kırarak Anadolu’ya öncülük eden, statükoları parçalayarak bir yol açan Trabzonspor bugün Anadolu’yu takımları ve taraftarlarıyla sahiplenmek, kucaklamak, uzaklaştığı misyonuna sahip çıkmak zorundadır. Böyle yapmadığı içindir ki çok kolay yalnızlaştırılmakta, takım ve taraftarlar haksızlıklarla baş başa bırakılmaktadır. Trabzonspor “diğerleri”ne yapılanları kendisine yapılmış gibi hissetmediği oranda “diğerleri” de ona yapılanları görmezden gelmektedir. Ancak sürekli vurguladığımız gibi sorunlar, renklere göre yoğunluğu değişse de ortaktır ve herkese aittir. Çözümü de herkese ait ve ortak olmalıdır. Şike süreci bunu çok somut göstermiştir. Kendisinin de emeği çalınmasına ve haksızlıklara maruz kalmasına rağmen birçok takım-taraftar şikeye karşı etkili bir duruş sergilememiştir. Bunun sorumlusu tek başına diğer takım ve taraftarlar değildir. Trabzonspor’un da bu sonuca katkısı vardır. Öncülük misyonundan uzaklaşması, diğer Anadolu takımlarının yaşadıklarına sessiz kalması “büyük”lüğüne gölge düşürmüş ve sonuç olarak kendisinin de yalnızlaşmasına, yine kendisi sebep olmuştur. Bizim böyle bir misyonumuz yok denilebilir mi? Ve şikeden sadece diğer takımlar sorumlu tutulabilir mi? Yapılabilir ancak bu birlikten, çözümden, Trabzonspor’a yüklenen anlamlardan çok uzak bir yaklaşım olur. Bu yüzden Trabzonspor taraftarları kendi dışında herkesi suçlama tavrından vazgeçmeli, dostunu-düşmanını ayırt edebilmelidir. Trabzonsporlular, Anadolu tribünleriyle dayanışmasını büyüttüğü oranda, dostluğunu da büyüteceğinin, yalnızlaşmasının ilacının bu olduğunun farkına varmalıdır. Büyüklük taslamak gibi olmazsa eğer, her zaman doğrunun yanında olarak, omuz vererek, güçsüzü sahiplenerek, Anadolu’nun duyulmayan sesine sesini katarak Anadolu’ya örnek olmaları gerektiği açıktır. Bunu başka hiçbir takımdan bekleyemeyiz. Biz yapacağız.

Hikayeleri, efsaneleri, taraftarları, gelenekleri, üzüntü ve sevinçleriyle Anadolu’da futbol üzerine söylenebilecek çok şey olmasına rağmen hepsini bir yazıyla anlatmamızın imkanı yoktur. Söyleyeceklerimizin ve söylemek istediklerimizin devamı hayatın içinde, Anadolu’nun renklerinde gizlidir. Okumasını bilene Anadolu derya denizdir. O deryada bir damla olmak da, deryayı kurutmak da bizim elimizdedir. Anadolu tribünlerinin, ezilen taraftarların ellerinin birbirine değeceğine ve halkayı büyüterek, gücünü birleştirerek futbolda olması gereken yeri, kendine ait yeri alacağına, bir gün mutlaka kazananın emek olacağına inanıyoruz.