Üstümüzden Geçti Bulut

Denizde bir bulutun öldürdüğü 
   Japon balıkçısı genç bir adamdı. 
     Dostlarından dinledim bu türküyü 
   Pasifik'te sapsarı bir akşamdı.

Balık tuttuk yiyen ölür. 
Elimize değen ölür. 

 Bu gemi bir kara tabut, 
lumbarından giren ölür.

Balık tuttuk yiyen ölür, 
birden değil, ağır ağır, 
etleri çürür, dağılır. 
Balık tuttuk yiyen ölür.

Elimize değen ölür. 
Tuzla, güneşle yıkanan 
bu vefalı, bu çalışkan 
elimize değen ölür. 
Birden değil, ağır ağır, 
etleri çürür, dağılır. 
Elimize değen ölür...

Badem gözlüm, beni unut. 
Bu gemi bir kara tabut, 
lumbarından giren ölür. 
Üstümüzden geçti bulut.

Badem gözlüm beni unut. 
Boynuma sarılma, gülüm, 
benden sana geçer ölüm. 
Badem gözlüm beni unut.

Bu gemi bir kara tabut. 
Badem gözlüm beni unut. 
Çürük yumurtadan çürük, 
benden yapacağın çocuk. 
Bu gemi bir kara tabut. 
Bu deniz bir ölü deniz. 
İnsanlar ey, nerdesiniz? 
                           Nerdesiniz?

 

İlk atom bombasının öncüsü ve Manhattan Projesinin mimarı ünlü fizikçi J. Robert Oppenheimer, 16 Temmuz 1945 günü New Mexico çölünde dalgın dalgın yürümektedir. Önüne ters dönmüş bir kaplumbağa çıkar, onu alır ve düzeltir. Sonra usulca mırıldanır: "Hiç olmazsa bunu yapabildim". O gün ilk atom bombası denemesi başarıyla sonuçlanmış patlama sonucu nükleer çağ başlamıştır. Oppenheimer’in karşısına çıkan kaplumbağa patlamanın 0 noktasından kilometrelerce uzaklıktaki yerinde bombanın şok dalgasına maruz kalmıştır. Atom mantarından yayılan ışık tüm çölü aydınlattığından Tirinty (Kutsal teslis) adlı projenin ilk yöneticisi Kennet Bainebridge sabah karanlığında yayılan ışığa bakıp elinde olmadan; "işte şimdi hepimiz ……. çocukları olduk" demiştir, çevresindekilere. Oppenheimer ise anılarında Bhagavad-Gita’dan şu dizeyi tekrarladığını söyler: dünyaları parçalayan/ölüm oldum ben.

Denemenin üstünden 3 hafta geçer. Günlerden 6 Ağustos'tur. Saat 08.15. Yaratıcılarının Little Boy (Küçük oğlan) adı verilen ilk bomba aydınlık bir sabahta yerden 8 bin metre yükseklikten Hiroşima göğüne bırakılır. Bomba atıldıktan 43 saniye sonra Shima Hastanesinin üstünde patlar. Patlama gözleri kör eden bir ışıkla başlar. Sıcaklık 2000-3000 derecelik termal dalgalar halinde yayılır. Saatte 640 ila 960 kilometre hızla yayılan rüzgarlar büyük bir mantar bulutu oluşturur. Mantar bulutuyla dağılan gama ışınları ve nötron taneleri hücrelerini parçalar insanların, sonra atmosfere karışırlar. Yağmura dönüşüp ölüm olurlar. Kara yağmurlar der insanlar onlara.

Allah’ım biz ne yaptık!

Sakin Ağustos göğünün altında bulutun taşıdığı ölüm 70 bin kişiyi kavuruverir ilk anda. Ardından 70 bin kişi de yara ve yanıklar içinde kıvranarak ölür birkaç gün içinde. 350 bin kişilik Hiroşima’nın tamamına yakınını yakan yıkan, sakinlerini kömürleşmiş, kavrulmuş, kanayan, çürüyen, kokan insan yığınına dönüştüren bombadan üç gün sonra bu kez Fat Man (Şişman adam) Nagazaki kentini yerle bir eder. Ölü sayısının 67 bin olduğu tahmin edilmektedir. Hiroşima ve Nagazaki’deki yollar ne kadın-ne erkek-ne çocuk oldukları anlaşılamayan bomba kurbanlarıyla doludur. Bunların tüm bedenleri, derileri yanmış, kavrulmuştur. Kanayan ve kokan bir et yığınına dönüşmüştür insancıklar. Hemen ölenler daha şanslıdır, geride kalanlar acılar içinde kıvranarak giderler. Daha sonranın barış eylemcisi Japon askeri hekim Shuntara, Hida’nın anlattığına göre, bazıları su su diye yalvarmakta bazıları çığlık atmaktadır. Su diye inleyenler bazen bir yudum içtikten sonra oracıkta ölürler.

Hiroşima’yı bombalayan uçağın yardımcı pilotu Robert Lewis aşağıya bakıp; "Allah’ım biz ne yaptık" diye yazar önündeki deftere.

                                                        

Hiroşima’da plutonyum bombasının patladığı sıfır noktasından 250 metre uzaklıkta, bombanın ısı etkisiyle kavrulmuş bir insanın merdivenlere vurmuş gölgesi durur hala. Gidenler şimdi var olmayan birine ait o gölgeyi, o bir tür röntgeni içleri titreyerek seyrederler. Hiroşima halkı patlamanın sıfır noktasına yapılan anıta bir çığlık kazımıştır: Hiroşimalar Olmasın !. Dünyanın tüm namuslu ve kardeş insanları katılır bu çığlığa. Ama insanlık kapitalizmin vahşi egemenliği sürdükçe Hiroşimaları yaşamaya devam etmektedir; Saygon’da, Halepçe’de, Kabil’de, Felluce’de, Bağdat’ta.

Uranyum elementinin 1789 yılında Berlinli bir kimyacı tarafından bulunmasından atom bombası yapımı için yürütülen Manhattan Projesi’ne katılan Amerikalı Nobel ödüllü kimyacı Harold Urey’e kadar uzunca bir bilimsel-teknolojik süreçtir  nükleer reaktörlerin kurulması! Aradan geçen yarım asırdan fazla bir zaman içerisinde Hiroşima ve Nagazaki’de radyasyon nedeniyle ölen insan sayısı 300 bine ulaştı. Bu nedenle ölenlerin sayısı hala yılda 1500 kişiyi bulmaktadır. Nazım Umut şiirinde şöyle anlatır bu durumu: ” İşler atom reaktörleri işler/ yapma aylar geçer güneş/ doğarken/ ve güneş doğarken ölür bir/ çocuk/ bir Japon çocuğu/ Hiroşima’da/ 12 yaşında ve numaralı/ ve ne boğmacadan, ne menenjitten,/ ölür bin dokuz yüz elli sekizde/ ölür bir Japoncuk/ Hiroşima’da/ dokuz yüz kırk beşte doğduğu için.”

 

Artık nükleer yarış başlamıştır.

Sovyetler Birliği ABD’nin hemen ardından önce plutonium ve sonra da hidrojen bombasını yapmayı başarır. Bu arada 1 Ağustos 1946′da nükleer enerjinin gelişimini kontrol etmek ve barışçıl alanlarda kullanımını araştırmak üzere ABD hükümeti Atom Enerjisi Komisyonu’nu (AEC) kurar. 20 Aralık 1951′de Arco İdaho’da deneysel reaktörde nükleer enerjiden ilk kez elektrik enerjisi elde edilir. 8 Aralık 1953′te ABD Başkanı Eisenhower, Barış İçin Atom programını açıklar: Atomun yıkıcı gücü konusunda bilinen imaj değiştirilmeye çalışılmaktadır. 1954 Eylül’ünde ABD nükleer enerji komisyonu Başkanı; nükleer enerjinin hesaplanmayacak kadar ucuz olacağını ileri sürer. Nükleer enerji santralleriyle enerji üretmenin maliyeti o kadar düşük olacaktır ki, üretilen elektriğin her birimine düşen yatırım maliyeti ihmal edilebilecektir. Bu açıklamadan 3 ay once Sovyetler Birliği’nin Obninsk kentinde dünyanın ilk nükleer enerji santralinin elektrik şebekesine bağlandığı açıklanmıştır.

Reklam kampanyaları ile birlikte nükleer reaktörler kurulmaya başlanır. Atom enerjisinden her yerde yararlanılabileceği gibi yaygın bir kanı oluşmuş durumdadır. 1945′de yayınlanan  Gelecek Dönemde Atom Enerjisi  başlıklı bir çalışmada, yazar büyük bir heyecanla ütopyalarını şöyle anlatmaktadır: Otomobilinizin benzin deposunu haftada 2-3 kere doldurmak yerine, vitamin hapı büyüklüğündeki bir atom enerjisi kaynağı ile bir yıl yolculuk yapabileceksiniz Daha büyük boyutlu enerji kaynakları, endüstri çarklarını döndürmek için kullanılacak ve böylece Atom Enerjisi Çağı’nı, Bolluk Çağı’na dönüştürecek. Hiçbir uçak sis yüzüden inişini geciktirmeyecek. Hiçbir kent fazla kar nedeniyle trafik sıkışıklığı yaşamayacak. Yazın tatil yerleri hava durumunu garanti edebilecekler, yapay güneşler çiftliklerde olduğu gibi iç mekanlarda mısır ve patates yetiştirilmesini kolaylaştıracak. Güzel bir ütopya kuşkusuz. Ama atomun yıkıcı gücü bugün böylesi bir ehlileştirilmeden çok uzak. Üstelik sözde barışçıl amaçlı nükleer santraller bir yandan elektrik üretirken diğer yandan da askeri sanayide nükleer füze başlıkları yapımında kullanılan plütonyumu üretmeye devam etmektedirler. Ve nükleer santral yapımının önemli bir amacı da budur.

Yer altı tanrısı Plüton’un adını taşıyan plütonyumun 500 gramı yeryüzüne çıkarılır ve eşit olarak dağıtılırsa, dünyadaki insanların tümünün akciğer kanserine yakalanabileceği söyleniyor. Plütonyum doğal haliyle yalnızca Afrika’da bulunuyor. Ancak nükleer reaktörlerde bir yandan elektrik üretilirken öte yandan uranyum-238 izotopundan yılda 200-250 kilogram olmak üzere plütonyum üretiliyor. Plütonyum kimyasal tepkimelere giren bir metal, havada plütonyum dioksit gibi, solunum yoluyla geçen parçacıklar oluşturabiliyor. Pudra gibi incecik zerreler içeren bu bileşim hava akımlarıyla taşınıyor. Solunum yoluyla insan ve hayvanlara geçiyor. Akciğerlere alınan küçük parçacıklar akciğerden kan damarlarına geçer. Plütonyum demir benzeri özellikler sergilediğinden kandaki demir taşıyıcı proteinlerle birleşir ve vücudumuzun demir depoları olan karaciğere ve kemik iliğine yerleşir. Alfa parçacığı bombardımanına burada da devam eden plütonyum karaciğer kemik kanseri ve lösemiye neden olur. Plütonyum marifetleri bununla da kalmıyor. Demir benzeri özellikleri sayesinde plasentayı geçerek ana rahmindeki fetüse ulaşıyor ve gelişme bozukluklarına neden oluyor. Erkeğin testislerine ve kadının ovarisinde yoğunlaşıyor ve genetik mutasyonlara yol açıyor. Besinlerde; en çok da proteinlerde balık, tavuk, yumurta ve sütte birikiyor. Hem insan ve hem de hayvan sütünde yoğunlaştığından bebekler kanser ve genetik mutasyona daha yatkın hale geliyor. Plütonyumun radyoaktif etkisi ise yaklaşık 240.000 yıl sürüyor. Tümüyle etkisiz hale gelmesi için 500.000 yıl gerekiyor.

Tüm dünyada nükleer santrallerin tartışılmaya başlanması 70′lerin sonunda oldu. 1979 yılında ABD Pennsilvanya’da “Three Mile Island” kazası yaşandı. Sorunun kaynağı çok basitti; elektrikler kesilmiş, reaktörün soğutulması kesintiye uğramış ve radyoaktif sızıntı olmuştu! Bir ihmal tehlikenin boyutunu ve santrallerin güvenirliğini tartışılır hale getirdi. Ama tehlikenin gerçekten kavranması için Çernobil’i beklemek gerekti. 25 Nisan 1986 günü Çernobil’in teknik ekibindekiler senelik bakım nedeniyle işletme dışı kalan reaktörde bir test gerçekleştirmeye karar verdiler. Reaktörün acil soğutucu sistemini kestiler. Teknisyenler akşamüstüne doğru reaktörün gücünü minimuma indirmişlerdi. Amaçları kendi gücüyle dönen tribünlerin elektrik debisini kontrol etmekti. Ancak bu arada Kiev’deki şebeke kontrolörü Çernobil’i arayarak elektriğe ihtiyaç olduğunu bildirdi. Santral devreye alındı. Yani güç azaltması durduruldu. Fakat bu arada acil soğutma sisteminin yeniden devreye sokulması unutuldu. Saat 12′de ihtiyaç giderildiğinden, elektrik verilmesine yeniden ara verildi. Ve test için çalışmalara devam edildi. Saat 00:30′da görevliler bir kazayı önleyecek regulatörleri ayarlamayı unuttular. Artık 26 Nisan’a girilmişti. Hata hatayı izledi, teknisyenler testi kurtarmak telaşında ardı ardına yanlış yapmaya başladılar.

Sabah 01:23′te denemeyi başlattılar. Dört saniye sonra, talimata aykırı son hatalarını yaptılar: Türbinler kapatıldığında otomatik olarak devreye girecek son güvenlik sisteminin düğmesini de kapalıya çevirdiler. Ve büyük bir faciayı önleyecek son önlemi de devre dışı bıraktılar. Ekip amiri 30 saniye sonra felaketin gelmekte olduğunu anladı. çıkarılan kontrol çubuklarını hemen reaktörün kalbine yerleştirdiler. Ama artık çok geçti.

Gece yarısı saat 1′i 23 dakika 58 saniye geçe, ardı ardına gelen iki müthiş patlama yaşandı. İlki reaktör kalbinde ve yarım ton TNT (dinamit) gücündeydi. Reaktör yakıtı daha erimeden şekil değiştirdi. Ardından ikinci bir patlamayla reaktörün 1,016 ton ağırlığındaki kapağı bir füze gibi gökyüzüne fırladı. Ve tüm gücüyle santralin üstüne düştü. 200 tonluk yakıt doldurma vinci reaktör kalbinin üstüne devrildi. Bu şekilde soğutma devrelerinin çoğu tahrip oldu. Birkaç saniyede yakıt çubuklarını kaplayan zirkonyum, buharla reaksiyona girerek hidrojen açığa çıkarmaya başladı. Ardından hidrojen infilak etti. Ve oksijenle birleşerek su buharı oluşturdu. Ortaya çıkan ısı yeni yangınları tetikledi. Reaktörün 30 ayrı yerinde yangın çıkmıştı.

İlk patlama sırasında 31 kişi öldü. Teknisyenler yaptıkları hatanın bedelini hayatlarıyla ödediler. Ve öldürücü radyoaktif bulut ağır ağır bölgenin üzerine yayıldı. Açığa çıkan radyasyon Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının toplamından 200 kat, bazı iddialara göre ise 500 kat fazlaydı.

Acayipleşti Havalar : Türkiye

Yapılan resmi açıklamalarda Trakya bölgesinin kazadan bir hafta sonra 3 Mayıs 1986 tarihindeki sağanak yağmur nedeniyle radyasyondan etkilendiği kabul edilmektedir. 3 Mayıs Cumartesi günü kontamine (bulaşmış) hava kitlesi, Avrupa’nın büyük kısmı ile Bulgaristan ve Yunanistan üzerinden Türkiye’ye girmiştir. Doğu Karadeniz Bölgesi’nin etkilenmesinin ise 7-9 Mayıs tarihlerinde olduğu söylenmektedir. O tarihlerde Kırım Yarımadası üzerinden sürüklenen bulaşmış hava kütlesi Türkiye’nin Kuzey ve Doğu kıyılarına ulaşmıştır. Ancak yine resmi açıklamalarda; 30 Nisan 1986 günü radyasyon düzeylerinde yükselmeler olduğu kabul edilmektedir. Bu durum üzerine ülke çapında radyasyon ölçüm programı başlatıldığı öne sürülmektedir! Yapılan açıklamalar durumu hafifletmeye çalışmaktan ve gerçeğin gizleme çabasından öteye gitmemektedir!

Kazadan sonra radyoaktif hava parselleri Çankırı’dan Sivas’a, Trabzon’dan Hopa’ya dek ulaşmıştır. Türkiye’nin etkilenmemesi mümkün değildir. Amerika’da Lawrence Ulusal Laboratuvarı tarafından hazırlanan harita Türk yetkililerini tümüyle yalanlamaktadır. Harita Çernobil kazasından 10 gün sonra, radyoaktif parçacıkların yukarı seviye rüzgarları tarafından seyrelerek Türkiye’nin her tarafına yayıldığını göstermektedir. Ege’den Girit’e oradan Akdeniz’e; Batı Karadeniz-Ankara-Mersin hattından Kıbrıs’a, Doğu Karadeniz’den Güneydoğu’ya dek bir güzergahın radyasyondan etkilenmiş olması söz konusudur. Bu durumda resmi açıklamalarda radyasyondan etkilenmediği varsayılan Sinop-Anamur hattının doğusu da radyasyona maruz kalmıştır.

Çernobil’deki patlama sonrasında Türk yetkilileri bilimsel veri ya da araştırma sonuçlarının açıklanmasını yasaklamış, izne tabi hale getirmiştir. Resmi açıklama sadece o dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral tarafından yapılabilmektedir. Hükümet tarafından tam bir yanlış bilgilendirme kampanyası açılır. Kampanyanın başında Ahmet Yüksel Özemre vardır. Kapıkule-Edirne karayolu üzerinde 2 kilometrelik bir kısımda sellerin getirdiği çamurlarda yüksek miktarda radyoaktivite saptanmıştır. Özemre’nin iddiasına göre, yetkililer bu radyoaktif çamurları etrafa bulaşmadan varillere yükleyip Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi’ne (ÇNAEM) taşımış ve yolun bu kısmında günlerce yıkama işlemi yapılarak radyasyon düzeyi düşürülmüştür! Trakya’daki sütler ise sadece içlerindeki iyot 131’e göre işlem görmüştür. Oysa bu sütlerde yalnız yarı ömrü 8 gün olan iyot-131 değil, sezyum-137, sezyum -134 de bulunmaktadır. Ve yarılanma ömrü 30 yıla kadardır. Halk tarafından tüketilmiş süt ve peynirde bulunan bu maddeler yiyenleri yıllar boyu ışınlamaya devam etmektedir.

Dünyada Bir Yerdeyim

Doğu Karadeniz’deki toplam 21 toprak örneğinde ortalama sezyum-137 aktivitesi diğer bölgelerinkinin yaklaşık 18 katıdır. Başta Karadeniz bölgesi olmak üzere bu coğrafyanın havası, suyu, toprağı ve insanı Çernobil nedeniyle radyasyonla ışınlanmış görünmektedir. Yetkililer tarafından önlem alınacağına gerçeğin üstünün örtülmesine çalışılmış, bilimsel araştırmalara yasak ve sansür getirilmiştir.

Gerekli verilerin olmaması, araştırmaların yasaklanması, Ahmed Yüksel Özemre ve benzerleri tarafından o dönemde yapılan cinayete yakın ihmallerin üstünü örtmek için kullanılmaktadır. Oysa 12 Haziran 1986 tarihli Dünya Sağlık Örgütü raporuna göre; sonucunda, Türkiye’de 18 bin ölümcül kanser, 18 bin ölümcül olmayan kanser ve 740 lösemi olayının yaşanacağı öngörülmektedir. (*)

İstatistiklerin insan yaşamını sayılara indirgemek gibi korkunç bir yönü vardır! Kimler, neler yok ki o istatistiklerin içinde! Çocukların babaları, kızların beyaz atlı prensleri, annelerin gözünden sakındığı yavruları. Kediniz, köpeğiniz, ellerinizle diktiğiniz karayemiş fidanı.. Bir de Kazım var.. Hepsi dünyada bir yerde artık…! Peki o gün Çernobil’de olan insanlar;

Albay Yaroşuk 1986’da Kızılordu’da görev yapan, güçlü, kuvvetli bir kimyagerdi. Bugün, yemeği sadece karısının elinden yiyebilen, parası olmadığı için böbrek taşlarını dökemeyen yatalak bir ‘Rusya Kahramanı’. 1986’da Çernobil felaketinde onu kaza yerine gönderdiler. Elinde bir aletle radyasyon oranı yüksek alanları işaretlemesi gerekiyordu. Adı bir sokağa ya da askeri üsse verilecek. Öldükten sonra…
Bölgede onun gibi 340 bin asker vardı. En büyük riski reaktörün çatısını temizleyenler aldı. Kurşun kaplama ceketleri vardı ama sızıntı aşağıdan geliyordu ve eski deri botları radyasyonu geçiriyordu. Çatıdaki her asker günde bir buçuk-iki dakika çalıştı. Bir sertifika ve 100 rublelik ödülle sonu karanlık bir geleceğe yollandılar. Oradaki 3600 asker bugün elbiselerinin rengi gibi ‘yeşil robotlar’ diye hatırlanıyor.
Reaktörün altında yoğun su birikmişti. Su, uranyum ve grafit ile karışırsa 3 ila 5 megatonluk bir patlama olabilirdi. Bu sadece Sovyetler Birliği değil, tüm Avrupa kıtası için facia demekti. Tek çözüm, birilerinin acilen reaktörün altına dalıp güvenlik vanalarını açmasıydı. Gönüllülere araba, apartman dairesi, yazlık ev ve ailelerine ölene kadar maddi yardım sözü verildi. Gencecik çocuklar kendilerini feda ettiler, vanayı açtılar. Aldıkları 7 bin ruble dışında bir şey de istemediler.
Ve Helikopter pilotları. Albay Vodolazki, izin verilen maksimum radyasyona maruz kalana kadar canla başla çalıştı. Sonra eve gidebilirdi, bırakmadı. 33 kişiyi daha eğitti. 120 uçuşta, 230 ton kum boşalttı. Reaktörün 300 metre üzerinde, helikopterde sıcaklık 60 dereceyi buluyordu. Kumu isabet ettirmek için başını dışarı çıkarıp çıplak gözle hedef belirliyordu. Başka çaresi yoktu. Uzun yaşamadı. Onu Belarus’ta toprağa verdiler.(**)

Nereye canım insanlar, nereye!

Kazanın 24’ncü yıldönümünde yayınlanan ve Çernobil hakkında yapılmış ‘en detaylı ve en yeni çalışma’ denilen  ‘Çernobil: Kazanın İnsan ve Çevre Üzerindeki Sonuçları’ adlı kitapta, üç bilim insanının imzası var: Rus biyolog Dr. Alexey Yablokov (devlet başkanının eski çevre danışmanı), Belaruslu biyolog ve ekolog Dr. Alexey Nesterenko ve kaza sırasında Belarus Nükleer Enerji Enstitüsü’nün başkanı olan Dr. Vassili Nesterenko.. Beş binden fazla bilimsel araştırma incelenip değerlendirilmiş. İddiaya göre Çernobil yüzünden çoğu kanser olmak üzere toplam 985 bin insan hayatını kaybetti. Üstelik bu veriler, ilk 18 yıla dayanıyor. Yani ölümler artacak.

Kitabın savunduğu başlıca madde ve  bilgiler şöyle:

*Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (IAEA) “Çernobil’den kaynaklanan ölümler    4 bini geçmeyecek” şeklindeki tezini hedef alan kitap, bu kurumun ‘atom enerjisini hızlandırıp büyütmek’ için kurulduğunu hatırlatıyor. Daha da ilginci, IAEA, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ile 1959’dan beri anlaşmalı. WHO’nun, nükleer endüstrinin istemediği bilgileri halktan sakladığını iddia ediliyor.
*26 Nisan 1986’da meydana gelen kazadan sonra, radyoaktif zehirler haftalarca kontrol altına alınamamıştı. Rus bilim adamları, sızıntının miktarının ‘Nagasaki ve Hiroşima’da atılan bombalardan 100 kat fazla’ olduğunu belirtiyor.
*Kazanın olduğu Ukrayna, Belarus ve Rusya üzerinde yoğunlaşılırken rüzgarların devamlı değişmesiyle müthiş genişlikte bir alanın radyasyona maruz kaldığına dikkat çekilmiş: Çernobil zehirlerinin yüzde 10’u Türkiye’nin batısına ve Çin’e kadar uzandı. Kuzey Afrika bile sızıntıdan payını aldı.
Kanser bağlantısı
* Kaza öncesi Ukrayna, Belarus ve Rusya’da yaşayan çocukların yüzde 80’i sağlıklı iken şimdi bu durum tersine çevrildi: Çocukların sadece yüzde 20’si tamamıyle sağlıklı.
* Doğum anormallikleri yedi nesil kadar sürebilir.
* Belarus’ta 1900-2000 arasında kanserden ölüm oranı yüzde 40 arttı. Kazanın olduğu Gomel bölgesinde kanserden ölüm oranı tavan yapmış durumda.
* Radyoaktif zehirler 20 bin ila 200 bin yıl daha etkisini yitirmeyecek.
Kitap, Çernobil faciasının en önemli sonucunu şöyle açıklıyor: Nükleer endüstrinin göze aldığı riskler, nükleer silahların tehlikelerinden çok farklı değil. Peki nükleer enerjiyi savunan devletlere ve BM çatısı altındaki kurumlara mı inanalım? Yoksa anti nükleer lobisine mi? Vicdanınıza kalmış!

Devletin Konuya Bakışı

 

                                   

Dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral başkanlığında kurulan Türkiye Radyasyon Güvenliği Komitesi’ne (TRGK) sunuldu. Komite’de yer alan TAEK Başkanı Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre ‘ölçümlerin hatalı, çayların temiz’ olduğunu savundu.

 

Bunun üzerine Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, 14 ağustos 1986’da YÖK’e yolladığı bir mektupla TRGK’nın bilgisi dışında radyasyonla ilgili yapılacak tüm yayınlara yasak getirdi. Mektup 28 ağustosta tüm üniversitelere gönderildi.
Bakan Aral: “Biraz radyasyon iyidir”

Radyasyonun etkileriyle ilgili yayınlara yasak getirilirken, halkı ‘rahatlatma’ kampanyası başlatıldı. Bakan Aral TV’ye çıkarak canlı yayında çay içti. Aral’ın akıllara kazınan bu görüntülerine “biraz radyasyon iyidir” sözleri eşlik etti.

Aral gazetelere verdiği demeçlerde de, ”dininize, imanınıza inandığınız gibi biliniz ki, Türkiye’de kesinlikle böyle bir tehlike mevcut değildir” diyordu.

Özal: “Radyoaktif çay daha lezzetli” (Özal’ın zehirlendiği söyleniyor, radyasyon olmasın o! )

Dönemin Başbakanı Turgut Özal “radyoaktif çay daha lezzetlidir” diyerek basına poz verirken, Cumhurbaşkanı Kenan Evren “radyasyon kemiklere yararlıdır” diyordu.

Gizli ‘Clarke Raporu’

13-22 haziran 1986 arasında Hamburg Üniversitesi ile ABD’deki Woods Hole Oceanography Enstitüsü’nden ikişer bilim adamı, Karadeniz’de inceleme yapmak için Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü araştırma ekibine katıldı. Daha sonra ‘Clarke Raporu’ olarak anılacak araştırmanın sonuçları şöyleydi:

“Karadeniz’deki yeni sediman kapanının atıldığı alanda, sudaki Çernobil sezyum izotop düzeyleri bomba döküntüsü düzeyinden yaklaşık iki kat yüksektir. Suda, filtre edilebilen parçacıklarda ve planktonlarda (sudaki tek hücreli canlılar) doğrudan ölçülebilecek izotoplar, Sezyum-137, Sezyum-134, Rutenyum-103, Rutenyum-106, Seryum-141, Seryum-144, Baryum-140, Tantanum-140, Zirkonyum-95 ve  Niyobyum-95’tir” dedi.

Bu sonuçlar ‘gizlidir” damgalı bir mektupla yetkililere iletildi.

Çaylarda ölçüm sekiz ay sonra yapıldı

30 aralık 1986′da TAEK 58 bin ton radyoaktif (12.500-89.000 Bq/kg) çayın gömülerek imha edilmesine karar verdi. Bu karar ancak 19 ocak 1988 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı ve yürürlüğe girdi.

17 eylül 1986’da Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, Doğu Karadeniz Bölgesi’nden gelen tüm fındıkların Fiskobirlik tarafından satın alınacağı ve bölgeden dışarıya çıkarılmayacağını bildirdi. Ancak fındık yasağı daha sonra kaldırıldı.

22 kasım 1986’da Almanya’ya gönderilen 320 bin mark değerindeki 40 ton iç fındık yüksek düzeyde radyasyon yüklü olduğu gerekçesiyle geri çevrildi. Bu fındık okullarda, askeri birliklerde insanlara dağıtıldı!

ODTÜ  uyardı: “Çayları imha edin”

Radyasyonlu çaylar, radyasyon olmayan çaylarla harmanlanarak seyreltilip piyasaya sürüldü. Çay sektörü 1983 yılından itibaren tekel olmaktan çıkmış, o tarihten itibaren kontrolsüz bir şekilde özel işletmeler açılmıştır. Bu da imha edildiği öne sürülen(gömülerek) 58.000 tondan daha fazla radyasyonlu çayın olduğunu ifade eder!

16 ocak 1987’de ODTÜ Kimya Bölümü’nden Dr. Olcay Birgül ve Dr. İnci Gökmen ve Biyoloji Bölümü’nden Dr. Aykut Kence, Fen ve Edebiyat Fakültesi Dekanı’na ‘Çayda Radyoaktivite Ölçümleri’ adlı bir rapor sundu.

Söz konusu rapor, vatandaşlar tarafından üniversiteye getirilen çaylarda yapılan ölçümleri içeriyordu. Zira zamanın Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in çayının bile bu laboratuvarlarda ölçümleri yapılmıştı. Raporda şöyle deniliyordu:

“Çaydan suya geçen Cs yüzdesi halka bildirilen yüzde 3’ten çok daha yüksek olup, yüzde 65’tir. Günde 5 bardak çay içen bir kişi yıllık 65-105 mrem’lik bir doz alacaktır. Yılda 105 mrem’lik bir doz almak ise ICRP 1990’da tavsiye edilen sınırın üzerindedir. Radyasyonun eşik dozu yoktur ve maruz kalınan radyasyonu en aza indirmek için her türlü önlem alınmalıdır.”

Türkiye Atom Enerji Kurumu’na göre Türkiye Çernobil’den etkilenen 18 ülke arasında en şanslı olanlarından. Sıralamada 16.’ymışız! İstatistiklerin insan yaşamını sayılara indirgeme gibi korkunç bir yanı vardır demiştik ya!

Gözünüze görünemem/Göze görünmez ölüler!

Kapıları çalan benim 
kapıları birer birer. 
Gözünüze görünemem 
göze görünmez ölüler.

Hiroşima'da öleli 
oluyor bir on yıl kadar. 
Yedi yaşında bir kızım, 
büyümez ölü çocuklar. 

                                                        

 

Bu hikaye Nazım’ın Kız Çocuğu şiirindeki hikayedir aslında. Hiroşima’da değil de Grodno’da geçer o ayrı tabi.

 

Doğarız ama bizim için pek seçme hakkı yoktur; nerede doğacağımızı, gözlerimizin rengini, hatta ismimizi bile seçemeyiz diye başlıyor söze küçük kız.

Adım Valia Voronkova. 10 yaşındayım. Grodno’da doğdum. Grodno Beyaz Rusya’da kendi halinde bir köy. Ukrayna sınırına 31 kilometre uzaklıkta. Başka küçük kızlar gibi olabilirdim, onlarla aynı zevkleri, aynı oyunları, aynı gözyaşını paylaşan biri. Aynı kaderi paylaşan biri Kesin olmasa bile en azından aynı geleceği paylaşabilirdim. Başka bir şey de istemezdim.

Ama kaderim 26 Nisan 1986′da yazıldı. Çernobil’deki dört numaralı reaktör patladığında. Korkunç kazadan sonra, köyümüz boşaltılmamış. Yetkililere göre risk bölgesi denilen sınırın dışında kalmışız. Anlamalısınız demiş babam, Beyaz Rusya’nın tamamını boşaltamazlar ya!

Bir kolhozda yaşıyor Valia. Tıpkı kolhozdaki diğer kızlar gibi Bekerel, stronsiyum ve radyoaktivite benzeri sözcükleri öğreniyor okulda anlamını tartışmadan. Garip adamlar gelip onları muayene ederek ölçümler yapıyor. Ama bilmiyorlar; ete, süte, ekmeğe, umuda, geleceğe stronsiyum 90 yağdığını. Seryum 137, seryum 134 soluduklarını Sonraları öğretmenleri bahçenin bir kısmına ve bataklığa yaklaşmalarını yasaklıyor. Radyoaktif serpintiden boşaltılan köyleri duyuyorlar. Ama biz oralara epey uzaktık Yedi yaşında bir kız çocuğu için 20 kilometre uzaklıkta bir yer dünyanın öbür ucu gibiydi. Tehlikeli bölgeden nehirlerle ayrılıyorduk. Bu yüzden elmalarımızı, domateslerimizi yemekten korkmuyorduk. Kıyılardan su çekip içiyorduk. Bir gün beyaz elbiseli adamlar ineklerimizi öldürdü. Bunu bir hastalığa yakalandıkları için yaptıklarını söylediler. Annem domuzları ve kazları öldürmelerini istemedi.

Bazı komşular hiç duymadıkları hastalıklardan ölüyor. 8 yaşına girdiğinde bir gün oyun sırasında düşüyor Valia. Biraz canı yanıyor o kadar, hafif sıyrıklar Ama dizi iyileşmiyor bir türlü. Onun hüzünlü macerası da böyle başlıyor işte. Minsk’te bir hastaneye gidiyor. Çabuk öğrendim, diyor; lösemi, metastaz, kemoterapi, tiroit bezi Tiroit ilgisini çekiyor. Seninkinin durumu harika diyor doktor. Ama bacağın problemli Ağrılar, tedavi, koltuk değnekleri, köyde hastalanan diğer çocuklar, ölen en yakın arkadaşı Nataşa Bir gün doktor onu görmeye geliyor. Söylenmeden anlıyor bacağının kesilmesi gerektiğini.

Olanları daha fazla hatırlamak istemiyorum. Çok sert, çok acı vericiydi. Kimi zaman da çok aşağılayıcıydı. Eski halime geri dönemeyecek kadar uzaklardayım Şimdi beni yiyip bitiren acıyı tanıyorum. Acımla, hatta içimdeki kanserle baş etmeyi öğrendim diyor Valia. Radyoaktiviteden etkilenen 8,4 milyon insandan biri olan Valia. Tedavi görmesi gereken 3 milyon çocuktan biri olan, suçu Çernobil’e 31 kilometre uzaklıkta doğmak olan Valia Tıpkı Hiroşima kurbanları gibi bir Hibakuşa-Işın yiyen olan Valia.

 

2010 yılında TBMM’de kanser araştırma komisyonu kuruluyor. Türkiye’deki kanser vakalarını araştırıyor kurum. 9 aylık bir çalışma yaptıklarını söylüyorlar. Bunun 3 gününü Trabzon’dan Sarp’a kadar olan kıyıda geçiriyorlar. Rüyalarında araştırma yapsalar, o kadar yeri dolaşabilmek için aylarca uyanmamaları lazımken, üç gün içinde tamamlıyorlar bölgeyi. Elde edilen verileri karşılaştırdıklarında ülkedeki düzeyindeki vakaların benzer olduğunu Çernobil’in bölgedeki kanser vakalarıyla ilişkisi olmadığını söylüyorlar. Yağışlı iklimlerde görülen kanser vakalarıyla benzerliklerinden dolayı olayın iklimsel olduğunu ileri sürüyorlar. Yağdı yağmur çaktı şimşek öldük he!

Ölüyoruz canım insanlar ölüyoruz! Kimse duymuyor çığlığımızı. Her gidenin ardından ağlamaktan gözlerim çürüdü canım insanlar! Herkes üzerine düşeni yapsın canım insanlar! Ben yaptım canım insanlar! Marangoza tabutum için ölçülerimi verdim…

Elini nere atsan dert gelir avcuna. Herkesin hasreti vardır bir şeyler, kaybettiği babaya, onu dünyaya getirirken ölen anneye. Kardeşe, oyuncağa, lükse, huzura vs. Benim Yusuf diye bir arkadaşım vardı. Çok özel bir çocuk. Doğuştan farklı. Beyinden kaynaklanan hareket özrü vardı. Çernobil faciasıyla aynı gün doğmuştu. Abi biz radyasyon mevsimi çocuklarıyız, bütün sakatlıklarımız bedenimizde. Abi bizim ruhlarımız sapasağlam abi derdi. Yusuf ellerini kullanamadığı için ayaklarıyla resim yapardı. Damada onu yendiğimi hatırlamıyorum. Yusuf’un tek hasreti küçük kardeşine sarılmaktı. Abi ona bir sarılsam ve sonra ölsem abi derdi! Hasret!

Sibel Kalaycı’yı 7 Şubat 2009’da kaybettiğimizde 35 yaşındaydı. 8 yıl kanserle mücadele etti. Yoruldu sonunda. Bu 8 yılda 4 kitap yazdı. Gülmekten asla vazgeçmedi. Kitaplarının birine de “Kansere Gülümsemek” adını koydu zaten. Gazeteciydi Sibel. 31 Ekim 2006 tarihli köşe yazısında şunları yazıyor;

“…….

Aslında böyle karamsar olmak bana yakışmıyor biliyorum. Eminim kardeşim Serap, bu yazımı okuduğunda,

-Olmadı, hiç beğenmedim, diyecek…

Üzgünüm Serap’cım, bu seferlik böyle, diyeceğim….
Çünkü o da bilmiyor içimde kopan fırtınaları…
Çünkü o da bilmiyor son günlerde içimde bir yerlerin ne kadar acıdığını….

Çünkü o sanıyor ki, son dönemlerde tedavilerim yolunda gitmediği için korkuyorum. 

Çünkü o sanıyor ki, önümde kullanabileceğim çok fazla ilaç seçeneğim kalmadığı için üzülüyorum…
Değil ama… Kesinlikle kendimle ilgili değil…

İki gün kadar önce babamın arkadaşı Mustafa Koçal, biri kız biri erkek çocuğu ile geldi ziyaretime… Öyle şeker çocuktular ki, öylesine ürkek ve birbirlerine karşı sevgi dolu… 

Hani bir söz vardır, “üstüne titremek…”
İşte tıpkı o sözdeki gibi birbirlerine özen gösteriyorlardı …

Geçen yıl annelerini kaybettiler… 
Meme kanseriydi… 
Son dönemlerinde babaları çocuklarını karşılarına alıp,
-Bakın çocuklar, annesiz bir dünyaya hazırlıklı olmalıyız. O yakında gidecek… Elbette çok üzüleceğiz ama yapabileceğimiz çok fazla bir şey yok. 
Yaşamımıza devam etmek zorundayız, demişti. 

Ve inanır mısınız bilmem, tam bir hafta sonra erkek kardeşim Sadi’nin düğünü vardı. Mustafa Koçal, eşinin ölümünün üzerinden henüz bir hafta geçmemişti ki, acısını yüreğine gömerek çocuklarıyla düğünümüze geldi…
-Yaşamın sürüp gittiğini görsünler ve kendilerini daha çabuk toparlasınlar, dedi…

O gün de boğazımda bir şeyler düğümlenmişti…
Bir kocanın acısına rağmen çocuklarının psikolojisini düzeltmek için gösterdiği özveri, duyarlılık…

Ve iki gün kadar önce yeniden bir araya geldiğimizde yine içim burkuldu. 
Mustafa Koçal, uzun süredir işsizdi. Azerbaycan da iş bulmuş… 

Çocuklarına iyi bir gelecek sağlamak amacıyla yakında çalışmak için Azerbaycan’a gidiyormuş. Ve o iki küçük şeker çocuktan birisini bir arkadaşına birisini de akrabalarından birisinin yanına yerleştirecekmiş…

Ve belki de birbirlerine baktıkça gözlerinden sevgi fışkıran o iki ÇOCUK KARDEŞ, bundan sonra sadece yanlarında kaldıkları aileler onlara izin verdikçe birbirlerini görebilecek… 

Ve belki soğuk kış gecelerinde birbirlerini rüyalarında görebilmek için eski güzel günlerden kalan tek yadigarları, fotoğraflarındaki anılara sarılarak uyuyabilecekler…

Ve belki, gözyaşları ısıtacak yanaklarını…

-Başka çarem yok, onların geleceğini hazırlamalıyım, diyordu Mustafa Koçal…
Ve ben yüreğim acıyarak dinledim…
Çaresizce, hüzünle…

Son cümleler ne olmalı bilmem ki…
İşsizliğin olmadığı, kardeşlerin ayrılmadığı bir Türkiye temennisiyle… “

Yazdıkça uzuyor hikayeler, sitemler.. İnsan onuruna yakışır bir dünya dileğiyle bitirelim yazımızı, bir de Sibel Kalaycı’nın gülen yüzüyle..

 

                                               

 

(*) Kutsiye BOZOKLAR’ın Hiroşima’dan Çernobil’e makalesinden yararlanılmıştır.

(**) Keith Gessen, Svetlana Alexievich’in ‘On Chernobyl’ adlı makalesinden yararlanılmıştır. 

(***) Konu ile alakalı binlerce bilimsel çalışma yayınlanmıştır. Güncel gelişmeleri www.cernobilturkiye.com adresinden takip edebilirsiniz.

Birinci şiir: Nazım Hikmet/ Japon Balıkçı; İkinci Şiir: Nazım Hikmet/ Umut ; Üçüncü Şiir: Nazım Hikmet/ Kız Çocuğu