Karanlığı Yırtan Kadın | Nadia Nadim

Karanlık...

Bir kurtuluş yolu var mı?

Hangi yöne koşmalısın?

Sence ne taraf özgürlük? Ne taraf savaş?

Yanlış görmüyorsun.

İdam edilmiş olan senin; baban...

Öyle hızlı koşmalısın ki bu görüntü silinip, yok olmalı, savaş geride kalmalı.

Öyle hızlı koşmalısın ki; vardığın yerde bugünkü kadın karşımızda dimdik ayakta durmalı.

Sonra Sevgi SOYSAL’ın dizeleri geliyor aklıma sanki senin için yazılmış, şöyle diyor o dizeler;

“Aklımda telefon numaraları.

Telefon edebileceğim, "gel" diyebileceğim kim var?

Gel sözü anlamını yitirmiş

"Gel"

"Hiçbir şey vermeyeceğim"

"Hiçbir şey almayacağım gel"”

Gidebileceğin bir yer yok, gel diyebileceğin kimse yok, yalnızca sen varsın.

Nadia Nadim

Okula gitmesinin, çalışmasının, oyun dahi oynamasının yasak olduğu topraklardan geliyor, doğduğu topraklarda kadın olmak en büyük suç!  

Tek istediği düzgün bir yaşam sürebilmekti ailesiyle birlikte ama kokuşmuş Taliban rejimi tüm hayallerini yıkmıştı. Tek çıkar yol kalmıştı, kaçmak

Mesela Nadia, top sektirebilmek için kaçtı.

Yaşayabilmek için.

Kadın olmalarına rağmen(!) yaşayabilmek için.

Sadece nefes almak mıdır yaşamak? Refakatçisiz yolda dahi yürümelerinin yasak olduğunu düşünürsek, Afganistan da kadınların yaşadıkları söylenebilir mi?

Nadia, annesi ve dört kardeşi ile birlikte ayarlanan sahte pasaportlarla önce Pakistan’a ardından İtalya’ya gitti. Daha sonra kendilerini İngiltere’ye götüreceğini düşündükleri kamyona bindiler. Fakat kamyon durduğunda ve inmeleri söylendiğinde bastıkları topraklar Danimarka idi.

Mülteci kampına götürüldüler.

Ve hayat beklenmedik bir yerde tekrar başladı.

Duvarlar ardında, gizli saklı evde değil. Gökyüzünün altında ve onlarca gözün önünde top oynayabiliyordu.  Şimdi topa her vurduğunda Taliban rejimine bir tekme attığını hayal ediyordu.

Yetkililer güzel haberi verdi Nadia’ya yakınlarda bir kulüpte futbol eğitimi alabilecekti. Çok mutluydu aynı zamanda da şaşkın. Bir kadın olarak toplumda kabul görüyordu. Hakkı olanı yavaş yavaş almaya başlamıştı.

Danimarka hükümeti onlara ülkelerinde yaşama iznini verdi, kamptan çıkıp bir eve taşındılar. Anne Nadim, ailesi için birkaç işte birden çalışmaya başladı.

Nadia adım adım hayallerine doğru ilerliyordu ve her adımında babasını yanında hissediyordu. Futbolunu giderek geliştirdi ve üst sınıf futbol oynamaya başladı. Artık gözler üzerindeydi. Danimarka vatandaşlığını aldıktan sonra ise milli takım için önünde hiçbir engel kalmamıştı. Anlatırken ne kolay değil mi?

Gözünüzün önünden hızla koşarak geçen bu kadını gördünüz mü? Gittikçe hızlanmasını ve büyümesini, savaştan tutsak olmuş ruhunun özgürlüğe nasıl yetişmeye çalıştığını hayranlıkla izlemediniz mi?

Eğer Afganistan’da kalmış olsaydı, aşırı bağımsız oluşunun ve fikirlerinin kendisini öldürtmüş olabileceğini düşünüyor. Günümüzde ise iyi bir Amerikan kulübü olan Portland Thorns’un formasını giyiyor ve aynı zamanda ona kucak açan yeni ülkesinde  Aarhus Üniversitesi'nde tıp öğrenimini sürdürüyor. Amacı futbolu bıraktığında tedavi odaklı bir tıp çalışanı olmak. Ülkesinde hakkı olmasına rağmen yasak olan her şey bugün bizim Nadia ile gurur duymamızı sağlıyor.

Gözümün önünde o koştu, koştukça bastığı yerler savaş kalıntılarından çim sahaya dönüştü. Önüne babasının hediyesi olan futbol topu düştü ve o son vuruşu yaptı. Kazandı. Nadia Nadim kazandı...

Ve biz kazandık.

 

Tüm kadınlara!

Yazıyı yazmam konusunda beni yüreklendiren ve hiçbir zaman desteğini esirgemeyen Türker Metin ONUR’a minnetle

Bu kategoriden diğerleri: