Efsaneler (66)

Heredot’un anlattığına göre, Firavun lll. Sesostris tüm Avrupa ve Asya’yı egemenliği altına aldıktan sonra, savaşta kazanan halkların bayraklarına bir penis sembolü ekletip kaybeden halklarınkine onları aşağılamak için bir vajina resmi kazıttı. Kazanmak ve kaybetmenin arasında cinsiyetçi bir olgu yarattı kendince.  Ve kazanmak böylece tanrının verdiği yetkiyle erkeği temsil ediyordu artık. Bu tanrısal veri üzerine inşa edildi dünya.

Futboldaki rekabet ideolojisi de bundan pek farklı değil. Her şeyiyle kazanma üzerine kurulu bir evren futbol da. Bu yüzden futbol oyun olmaktan çıkıp bir “kazanma” arenasını dönüştü. Ve kazanan her zaman ilahlaştırıldı. Ta ki kaybedene kadar. Ve kaybeden biliyordu ki, bütün ilahi vasıflarını elinden almak için yarışan  “tanrı deviriciler” ordusu onu bekliyor.              

Bu O’nun hikayesi. O, Zizou yani Zinedine Zidane.

Muhte­şem top kontro­lü, eşi görülmemiş dürtme pasları, oyun görüşü ve her iki ayağını da kullanabilmesi onu bir numara yapan özellikler. Mükemmeliyetçi, cesur, yardımsever, çalışkan ve her zaman daha iyisini arayan bir karakter Zinedine Zidane

 

Erik Ejegod, Erik II Emune, Erik III Lam, Erik Plovpenning, Erik Christoffersen, Eirik Haraldsson, Eirik Mahnusson, Erik Segersall, Erik Jedvardsson. Bu saydığım isimlerin en az üç ortak yanı var. Bunlardan birisi hepsinin İskandinavyalı olması, ki bu özellik bizi pek ilgilendirmiyor. Diğer iki özellik, hepsinin adının Erik/Eirik olması ve hepsinin bir dönem krallık yapmış olmaları. Yani İngilizcede bunları hepsi birer “King Eric”.

Ama Google'de “King Eric” diye aratınca karşımıza ilk sırada bunlardan birisi çıkmıyor. 1966 doğumlu bir Fransız çıkıyor: Eric Cantona. Ya da King Eric. Kral olan Ericlerin sonuncusu.

Doksanlı yılların ortaları benim için ufaktan ufaktan futbola ısındığım yıllardı. O zamanlar daha sokak futbolu ölmediğinden iki taşı bir araya getirip kale yaptık mı futbol oynardık. Arkadaşlarımın içinde benim gibi bir iki arkadaş sadece oynamayı değil izleyip araştırmayı da sevdiği için güzel futbol sohbetleri yapardık. Sohbet diyorum ama 9-10 yaşlarındaki çocuğun konuşabileceği kadar işte.

Haziran ayının sonlarıydı. Efsanenin ayak sesi duyulmayı başlamıştı. İlk duyan anneciği vermişti haberi. Geliyor… 21 Haziran 1952 tarihinde Akçaabat’ta bir efsane ağlıyordu, bu ağlayış geleceğe bir işaretti. Geliyoruz… Adını Ömer Kadri koyup, kulağına ezanı okudular.

Her futbol takımının kendi kimliğinin vücut bulmuş hali olan efsane futbolcuları vardır… Trabzonspor’un en özel oyuncularından biri olan ‘Dozer’ Cemil’in hikayesi de bordo-mavililer için anlamı bir başka.

Her taraftarın kendine ait bir hikayesi vardır mazide, tıpkı her aşık gibi… Öyle cafcaflı hikayeler yoktur çoğunun arkasında. Babadan oğula geçen iki renk, dayının hediyesi bir forma ya da ünlü bir golcü… Şehir takımı olan Trabzonspor için ise iki hikaye var toplamda; Trabzonlu olmak başlı başına bir sebep hatta ötesinde zorunluluktur. Ya da kilometrelerce öteden Fırtına’nın etkisine kapılan yüreklerin altında aynı isim vardır sıklıkla: Cemil Usta… Nam-ı diğer Dozer Cemil…

İskoçya’nın bağımsızlık mücadelesinin ilk yıllarında direniş kuvvetine önderlik eden William Wallace, İskoçya deyince akla gelen ilk isimlerden biri (Mel Gibson görünümünde geliyor ama olsun). İnatçıydı, 15 yıldan fazla mücadele verdi babasını ve abisini öldüren İngilizlere karşı. Hain ilan edildi, yakalandığında vahşi bir biçimde idam edildi. Aradan yüzyıllar geçti. 1999 yılında bir İskoç, Birleşik Krallık’ta şövalye seçilerek Sir ünvanı aldı. Bu unvan günümüzde, kendi mesleğinde zirvede olan ve insanlara kötü örnek olacak herhangi bir davranışta bulunmayan kişilere veriliyor (Emre Belözoğlu Britanya’da yaşasaydı bu ünvanı alma ihtimali, Serkan Balcı’nın üst üste 2 isabetli orta açma ihtimalinden az olacaktı mesela).

''Ağlamak için bir neden yok. 5 yaşındayken girdiğim bu kulüpte 39 yaşında futbolu bırakıyorum çok şanslıyım ''

Bu sözler futbolu Tigre maçında bırakan Juan Sebastian Veron'a ait. Estudiantes forması altında futbolu bırakan ve dünyaca tanınan bir futbolcu olan Veron'u çok özleyeceğiz. Futbola, doğduğu şehrin takımı Estudiantes'de başlayan ''La Brujita(küçük cadı)'', her parlama yapan Arjantinli futbolcu gibi Avrupa'ya göç etmişti.

Sayfa 8 / 9