Efsaneler (64)

2005 yılıydı. İyi bir gazete okuru olan abim bir Trabzonspor dergisiyle beraber Goal dergisi de almıştı bir pazar günü. Güzel oyuna dair sevgim ve ilgim izlemekten çok daha fazlası oldu o günden sonra. Benim işime geldi. Okudum, alıştım, devam ettim, yeri geldi iyi kötü yazdım.

Kuzey İrlanda’nın Belfast kentinde, 1874 yılında Horland and Wolff firması tarafından inşa edilen, 1911 yılında ise Osmanlı Seyr-i Sefain İdaresi tarafından satın alınan ve edebiyatımızda Orhan Veli, Bedri Rahmi,  Rıfat Ilgaz ve Sunay Akın gibi ustaların eserlerinde rastladığımız Gülcemal Vapuru, 1914 yılında çıkan 1.Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesine asker taşıyarak vatani görevine başlamış oldu.  

Parma yakınlarında bulunan domuz ürünleriyle meşhur Carrera şehrinde dünyaya gelen Gianluigi yetenekleriyle Parma’nın kapısından içeri giriyordu. Asıl hikaye de Parma’nın hocası Malesani’nin Taffarel’in sakatlanmasıyla kaleyi bu 17 yaşındaki gence teslim etmesiyle başladı. Şans odur ki takımın ikinci kalecisi de sakattır yani kısaca Buffon’dan başka çare yoktur. Belki de futbol tanrıları böyle olmasını istemiştir. 

Doğum sertifikasında ismi Edison Arantes do Nascimento da olsa, ailesi tarafından Edson olarak çağrılan afacan çocuk, 11 yaşına kadar ayakkabı boyacılığı yaptı. Ailesinin ona Edson olarak seslenmesinin sebebi;  "İ" harfinin, nüfus memurunun hatası sonucu yanlış yazılmasıdır. Pek çok Brezilyalı aile gibi Edson’un ailesi de fakir bir aileydi. Brezilya’nın Gremio köyünde yaşayan bu ailenin yaramaz çocuğu Edson okula gitse de ayağından top, aklından futbol eksik olmuyordu.

Bir önceki İtalyan savunması yazımızdan sonra bu konuya tekrar geri dönmek elzem diye düşündüm. Önceki yazıda son savunma jenerasyonundan bahsetmiştik. Şimdi ise o son jenerasyona bayrağı devreden adamlardan  birisine değineceğiz. Hatta en iyisine Franco Baresi’ye.

Geçenlerde gol videoları izlerken Hugo Sanchez takıldı gözüme. O kadar isim yazdık Meksika’nın dünya futboluna armağan ettiği yıldızların en başında gelen Hugo Sanchez’i nasıl yazmadık diye sordum kendime. Sonra karaladım bir şeyler.

Bu öykü, hayvanların konuşabildiği, köpeklerin tasmalarının sosisten yapıldığı, terzilerle prenseslerin evlendiği ve çocukların dünyaya leylekler tarafından getirildiği, o çok eski ve unutulmuş zamanlarda geçen, bir varmış bir yokmuş masalıdır, herkesin çocuklarına anlatması gereken.

Ankaragücü’nde oynuyorum. 1972-73 sezonu Türkiye Kupası yarı final maçı. İstanbul’da Fenerbahçe’yle karşılaşıyoruz. Hakem henüz 20. dakikada üç oyuncumuzu birden (Erman Toroğlu, Metin Yılmaz ve Selçuk Yalçıntaş) oyundan attı. Sekiz, kaleciyi saymazsak yedi kişi oynayacağız. Soyunma odasında herkes birbiriyle tartışıyor. “Belli kişiler savunma yapsın” dedik. Ben de çek – balans (kuvvetler ayrılığı denge prensibi) oynadım. Savunma yaptı arkadaşlarım. Pozisyon oldu, bir top alıp götürdüm; Fener’in savunması bana göre zayıftı, golü son dakikada attım ve maçı 2-1 kazandık.

Sayfa 2 / 8