Unutulan Efsane

Beklemediğim bir anda telefonum çalmıştı. Arayan Araştırmacı-Yazar Fatih Sultan Kar’dı. ‘’Rizespor Tarihi’’ adlı kitabı yeni çıkmıştı. Haftasonu kitabının galası yapılacaktı ve beni de kitabının galasına davet ediyordu. İlk kez bir kitabın galasına davet edilmiştim ve çok heyecanlanmıştım. Hemen daveti kabul ettim ve o sevinçle telefonu kapattım.  
‘’Rizespor Tarihi’’, geçmiş dönemden günümüze kadar Rizespor’da efsaneleşmiş olan oyuncuların anıları ile doluydu. İçinde çok nadir, belki de hiç bulunmayacak fotoğraflar yer alıyordu. Kitabın sayfalarını karıştırdığınızda bir tarih yolculuğuna çıkıyor, gözleriniz doluyor ve tüyleriniz diken diken oluyordu. 
Beklediğim gün gelmişti. Kitabın galası için sabah erkenden kalkmış, o heyecanla kahvaltı bile yapmamıştım. Kitaplara karşı çok ilgiliyim ve yazının da başında dediğim gibi ilk kez bir kitabın galasına katılacaktım. O yüzden heyecanlı olmam çok normaldi. Apar topar evden çıkıp, galanın yapılacağı yere gittim. İlk kez bu tip bir ortama gireceğim için de biraz utangaç davranışlar gösteriyordum. Ama kapıda Fatih Abi ile karşılaşınca biraz rahatladım. Beni içeri çağırdı ve hemen işe koyulduk. Henüz diğer konuklar gelmemişti. Biz, biraz erken gitmiştik; çünkü kitapları dizecek, ortamı düzenleyecektik. Acele ile işimizi bitirdikten sonra davetliler geldi. Gelen davetliler hep futbolun içinden gelen insanlardı. Kimi futbolcu, kimi antrenör, kimi hakem, kimi de yöneticiydi…
 
Artık konuklar gelmiş, herkes bir yere oturmuştu. Bu insanlar yıllar sonra birbirlerini görüyordu. Hasret gideriyorlar, sanki o günleri tekrar yaşıyorlardı. Ben de duygulandım ve oturduğum köşeden sadece onları izledim. Herkes birbirini tanıyordu, yabancı olan yoktu. Bir tek ben hiç kimseyi tanımıyordum. Çünkü karşımda duran kişiler efsaneydi ve onların efsaneliğe adım attıkları yıllarda ben henüz dünyaya gelmemiştim.  
Sohbet ilerliyordu. Herkes anılarını anlatıyordu. Futbolcu olanlar Rizespor’da oynadıkları için davet edilmişlerdi ve daha sonra başka takımlara transfer olmuşlardı. Başka takımda ki yaşadıkları anıları ile Rizespor’da beraber yaşadıkları anıları birbirlerine anlatıp eski günleri özlemle anıyorlardı. Baba Hakkı’yla, Metin Oktay’la, Lefter’le olan anılar… Ben sadece onları dinliyor, keşke o dönemde bu insanları canlı izleseydim diyordum. 
 
Sağ yanımda oturan efsanelerden biri bana hangi takımlı ve nereli olduğumu sordu. Bu kişi de Lefter’i ve Fenerbahçe’yi anlatmıştı. Aslen Kütahyalı’mış ama Karadeniz insanını çok sevmiş, Rizespor’u unutamamış. Meğer bana bu soruyu soran kişi Fenerbahçe’nin efsane oyuncusu Puskas Ergün’müş. Çok sevdim Ergün amcayı; sürekli espriler yapıyor, ortama pozitif enerji yayıyordu. Ben torunu ile aynı yaştaymışım ve beni çok sevmiş. Daha sonra da sol yanımda oturan başka bir efsane oyuncuyu göstererek, bak dedi: ‘’Bu sizden’’. Ben de sol yanımda oturan efsaneye tebessüm ettim. Demek o da Trabzonlu’ydu ya da Trabzonspor’da oynamıştı. 
 
Bu efsane; 1.65 boylarına, kirli sakallara, ara ara beyazlamış saçlara ve zayıf bir bedene sahipti. Belli ki hayat onu çok yormuştu. Yüzü hiç gülmüyordu. Diğer arkadaşları anılarını anlatıp kahkahalar atarken o sadece bıyık altından tebessüm ediyor, sürekli gözleri dalıyor ve dertli bir halde oturduğu yerden onları izliyordu. Sürekli bir şeyleri düşünüyor ama hiç konuşmuyordu. 
 
Zaman anıları günümüze getiriyordu. Birbirlerine ne iş yaptıklarını, çocuklarının eğitim durumlarını vs. anlatıyorlardı. Herkes yaşamından memnun ve mutluydu. Çoğu da bir kulüpte antrenör olarak çalışıyor, futbolu bırakanlar da ticaretle uğraşıyordu. Ama bizim efsaneden hiç ses çıkmıyor bu muhabbete hiç girmiyordu bile. Onlar konuştukça, sıkılıyor ve sanki acele işi varmış gibi bir an önce kalkıp gitmek istiyordu. 
Neyse ki uzun süren gala bitmiş, kitap futbolseverlere tanıtılmış. Kendi fotoğraflarını, posterlerini görenler yeniden o günlere gitmişti. Artık gitme vakti gelmişti. Ama gitmeden önce herkes; topluca fotoğraf çekinip, bu anı ölümsüzleştirmek, yeni çıkacak olan kitaplara belge bırakmak istiyordu. Fotoğraf çekme işi bittikten sonra Fatih abi yanıma geldi: ‘’Bak Melih, bu abi sizin 8 numara; Trabzonspor’da üç şampiyonluk görmüş efsane isim.’’ 
 
Adını ilk kez duyuyordum. Haliyle futbol ile bu kadar ilgilenip, adını daha yeni duyuyor olmakla biraz utanmış, mahcup olmuştum. Ama daha önce adını duymamış olmak, benim suçum değildi. Hiçbir gazetede, hiçbir TV programında kendisini görmemiş, adını duymamıştım. Yani ilk kez bir kitabın galasına katılmakla kalmayıp, aynı zamanda Trabzonspor’da şampiyonluk yaşamış bir efsane ile de tanışıyordum.  
 
8 numaralı efsanemiz, beni bir kenara çekti ve anılarını anlatmaya başladı. Trabzonspor’u çok seviyordu ve o günleri aynı heyecanla anlatıyordu. Anlattıklarından çok etkilenmiştim. Dikkatimi başka bir şeye vermeden onu dinliyordum. Deplasmana nasıl gidiyorlar, o dönemde ne zorluklar çekiyorlar… Her şeyi yaşayarak anlatıyordu... Daha sonra ise ceketinden cüzdanını çıkardı ve cüzdanının fotoğraf koyulan yerinde, ne ailesinden birinin, ne de kendisinin fotoğrafı duruyordu; orada şampiyon olan Trabzonspor’un posteri duruyordu! Ve efsane oyuncumuz: ‘’Bak oğlum, bu fotoğraftaki kişi benim!’’ diyordu. Bense posterin ve efsanenin anlattıklarının heyecanına kapılmıştım. Ama o heyecan içinde bir şey daha dikkatimi çekmişti, cüzdanda posterin dışında birkaç kartvizitten başka hiçbir şey yoktu! 
 
Efsane oyuncumuzu dinledikten sonra, bu sıcak ortamda bulunmaktan ve o güzel insanları tanımaktan çok mutlu olduğum gala bitmiş, Fatih abi ile vedalaşarak evin yolunu tutmuştum. Eve geldiğimde babama o efsaneyi heyecanla anlatmış, daha sonra bilgisayarımın başına oturarak hakkında bilgiler edinmeye çalışmıştım. Edindiğim bilgiler beni mutlu etmek yerine, üzmüştü. Bize, Trabzonspor’u dev bir takım olarak miras bırakan, diğer takım taraftarları yanında başımızın dimdik durmasını sağlayan efsanemiz, meğer maddi sıkıntılar çekiyor, hasta oğlu ile ilgileniyormuş. Çok zor durumdaymış ve ne Trabzonspor taraftarları, ne yöneticiler ne de Trabzonlu oyuncular vefa örneği sergiliyorlarmış. Tarihi o ortamdaki diğer oyunculara göre başarılarla dolu olan efsanenin daha coşkulu olması gerekirken tam tersine bu derece durgun olmasının sebebi de buymuş. İçinde ki kırgınlık, vefasızlık belki de oğlunun hastalığından daha çok yıpratmıştı onu. Ama bu vefasızlığa rağmen küsemiyordu da gönül verdiği bordo-mavi renklere, çünkü Trabzonsporu da oğlu gibi yer edinmişti yüreğinde… 
 
Bordo-mavi renklere küsemeyen, cüzdanına koyacak parası olmayan efsanenin, kim olduğunu merak eder gibisiniz! Söyleyeyim o zaman: Bu efsanemiz Kastamonulu. ‘’Öz evlat’’ değil yani… Belki de ondan unutuldu (!) Ama bizden çok daha büyük bir Trabzonsporlu; tüm vefasızlıklara rağmen takımına küsemeyecek, şampiyon kadronun posterini para yerine cüzdanına koyacak kadar hem de. Bir zamanlar Hüseyin Avni Aker tribünlerini coşturan ama şimdi maddi ve manevi sıkıntılarına karşı efsane olmaya çalışan bu değerimiz, Trabzonspor’un 1.lig’de ki ilk golünü atan, 8 numaralı formanın sahibi Ali Yavuz’dan başkası değil!  
Melih Yıldız
27.11.2013/ Güzelyalı