Gülcemal’in Paris Olimpiyatları Yolcusu | Süleyman Rıza Kuğu

Kuzey İrlanda’nın Belfast kentinde, 1874 yılında Horland and Wolff firması tarafından inşa edilen, 1911 yılında ise Osmanlı Seyr-i Sefain İdaresi tarafından satın alınan ve edebiyatımızda Orhan Veli, Bedri Rahmi,  Rıfat Ilgaz ve Sunay Akın gibi ustaların eserlerinde rastladığımız Gülcemal Vapuru, 1914 yılında çıkan 1.Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesine asker taşıyarak vatani görevine başlamış oldu.  

Gülcemal, yine bir gün Çanakkale Cephesi’ne asker taşırken İngiliz Denizaltısı tarafından torpillenerek gazi oldu. Onu, halkına yeniden hizmet verebilmesi için İstanbul’da iki yıllık bir tedavi süreci bekliyordu. Bu iki yıllık tedavinin ardından Gülcemal yeniden seferlerine başladı. Kurtuluş Savaşı öncesi 9. Kolordu Kumandanı Kazım Karabekir’i de İstanbul’dan Trabzon’a taşıdığı gibi gazi olduktan sonra da Mustafa Kemal’e birçok seyahatinde yoldaşlık etti. Torpillendikten sonra askeri görevi sona eren Gülcemal, artık sadece yolcu taşımak için kullanılıyordu.

Gülcemal’in yedinci seferi 1924 yılına denk geliyordu. Trabzon Limanı’ndan demir alma vakti geldiğinde, Gülcemal, bu defa ülkesini Paris Olimpiyatlarında temsil edecek olan, Anadolu’dan Olimpiyatlara gidebilen tek sporcuyu konuk ediyordu. Savaştan çıkmış, binlerce insanını kaybetmiş ve yokluk içinde yeni kurulmuş bir ülke olan Türkiye ilk kez olimpiyatlara katılıyordu. Paris’te düzenlenecek olan bu olimpiyatlara Türkiye, Olimpiyat Komitesi’nin özel izni ile katılacaktı. Çünkü yeni kurulan Türkiye, Milletler Cemiyetine üye değildi ve bu olimpiyatlara katılmak için bu cemiyete üye olmak gerekiyordu.

İstanbul dışından, Ali Sami (Yen) Bey’in öncülüğünde Anadolu’dan seçilen tek sporcu, Süleyman Rıza Kuğu’dur. Süleyman Rıza, babası Kolağası Ali Rıza Bey’in, Kırcali’de görevli olduğu sırada doğmuş; daha sonra ailenin İstanbul’a nakledilmesiyle, ağabeyi Mehmet Rıza Bey ile Galatasaray Sultanisine kayıt olmuştu. İlk spor disiplini ile bu okulda tanışan iki kardeş, kendilerini daha çok futbol alanında göstermişti. Ancak babalarının İstanbul görevi de bitmiş, aile memleketleri olan Trabzon’a göç etmek için hazırlıklara başlamıştı. 

Aile, 1921 yılında Trabzon’a göç edince iki kardeş spora olan sevgilerini buraya da taşımıştı. Trabzon’da, İdmanocağı kulübünde çalışmalarına devam eden kardeşlerden; Süleyman Rıza, santrafor mevkiinde çok iyi bir futbolcu ve komple atlet olarak ağabeyine göre daha başarılı olmuş; tenis, futbol ve atletizm alanlarında birçok başarılar elde etmişti.

Günümüzdeki gibi antrenörlerin ve imkânların olmadığı o yıllarda kendi kendisinin antrenörü olan Süleyman Rıza, özellikle sporun; yüksek atlama, sırıkla atlama ve gülle atma dallarında başarılı olmuş, Türkiye çapında dereceler kazanarak dikkatleri üzerine çekmişti. Tabii ki bu başarılar Ali Sami Bey’in de gözünden kaçmamış ve Süleyman Rıza’ya, Paris’e giden yolu açmıştı.

‘’Vatanım için çarpışacağım. Bu bir şeref. Ağır yük, fakat hafifleten sebepler var: Yolum dikenli, vazifem kutsi, rehberim İdmanocağı’nın aşkı, koruyucum Allah! Önümde zafer var, fakat netice olumsuz olursa bedbahtım. Haydi, Süleyman, yürü atla. Allah’a emanet ol!’’diyen Süleyman Rıza, Gülcemal’in küpeştesinden Trabzon’a el sallayarak, İstanbul’daki Olimpiyat Hazırlık Merkezinin yolunu tutmuştu.

Süleyman Rıza, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra İstanbul’a varabilmiştir. Yolculuk sırasında Karadeniz’in sahil kentlerinde yaşayan, savaştan çıkmış halkın yoksul ve perişan haline şahitlik etmişti. Gördüğü bu manzara Süleyman Rıza’yı, Paris’te başarılı olma konusunda daha da kamçılamıştı.

Süleyman Rıza’yı, İstanbul’da birbiri ile kenetlenmiş, başarılı olacaklarına inanan sporcu gurubu karşılamıştı. Savaştan çıkan bir milletin çocukları oldukları için birbirlerine hemen alışmış ve çalışmalarına başlamışlardı. Paris’e gidebilmek için bu kamp son şanslarıydı ve seçilmeleri için çok çalışmaları gerekiyordu. Her türlü zorluğa rağmen çok da çalıştılar.

Çalışmalar sırasında Süleyman Rıza, kulübü olan İdmanocağı için de fazladan çalışıyordu. Diğer kulüplerden gelen arkadaşlarından bilgiler alıyor, Trabzon’a ne gibi yenilikler götürebilirim diye düşünüyordu. Aklının bir köşesinde hep İdmanocağı vardı. Çünkü 1928 yılında düzenlenecek olimpiyatlara Trabzon’dan sadece kendisi değil, beş on sporcunun katılabilmesini hayal ediyordu.

Bunun için de çok çalıştı Süleyman Rıza… Sadece arkadaşlarından kulüpleri hakkında bilgi almıyor, izinli oldukları günlerde de imkânı elverdiğince İdmanocağı için alışveriş yapıyordu.

‘’Yemekten sonra epeyi uzanıp yattım. İstirahat ettim, hesaplarımı falan yazdım. Öğleyin fotoğraf çıkartmadan dönerken yoldaki çorapçı dükkânına uğradım, yaşlıca bir kadın idare ediyor. Sarı kırmızı uzun çorapların çiftini elli kuruştan bir düzine Ocak için sipariş verdim. Yerli mamulat, fena çoraplar değil, sonra bu dükkânın mamulatının Trabzon’da satışı için çalışacağımı vaat ettim, bir lira da pey verdim… Bakalım… Forma falan da yapıyor, sonra daha kati görüşeceğiz…’’

Süleyman Rıza, sadece İdmanocağı’na malzeme almıyor, kulübünü çağdaş düzeye ulaştırmak için de çaba harcıyordu. Bu nedenle İdmanocağı sporcularının yeni gelişmelerden haberdar olabilmeleri için, kulübü Resimli Gazete’ye abone ettirmişti. Ayrıca Kuğu, son Avrupa temasları dolayısıyla bilgisini arttıran Galatasaray’ın kalecisi Nüzhet Bey’i de Trabzon’a götürebilmeyi hayal ediyordu. Bunların dışında kulübü fiziksel olarak da geliştirebilmek için farklı kulüpleri görmek istiyordu. Değişik kulüplerdeki yenilikleri görebilmek için de Altınordulu Sami Bey ile görüşerek Fenerbahçe kulübünü ziyaret etmek için yardımcı olmasını istemişti.

Süleyman Rıza’nın, bulduğu öteberi malzemeler ile Ocak yenileniyordu ve edindiği bilgiler ile çağı yakalayan bir kulüp olma yolunda ilerliyordu. Ancak İstanbul günleri yavaş yavaş sona ermiş, çalışmalar bitmişti. Paris’e gidecek olan isimlerin içinde Süleyman Rıza da vardı. İstanbul’daki çalışmalarda başarılı olmuş ve bu hakkı elde etmişti. Artık, Paris yolculuğuna saatler kalmıştı.

Süleyman Rıza, Paris’e gitmek için yola çıkmadan önce Karaköy’de demirlemiş olan Gülcemal’in yolunu tuttu. Bu sefer yolculuk için değil, İdmanocağı’na aldığı malzemeleri Gülcemal’in reisi olan Şefik Kaptan’a, Trabzon’a götürmesi için... Kaptan gemisinde değildi. Süleyman Rıza da kaptana vermesi için telsiz memuru Eyüp Bey’e malzemeleri teslim etti.  Daha sonra onu, Trabzon’dan, İstanbul’a getiren Gülcemal’e veda ederek, Türkiye’yi Paris’te temsil etmek için diğer sporcu arkadaşlarıyla birlikte yola çıktı.

Süleyman Rıza, yolculuk esnasında ve Paris günlerinde spor ve kültür alanlarında birçok bilgi edindi, müzeler gezdi. Olimpiyat heyecanın dışında Trabzon’u geliştirebilmek için burada neler öğrenir,  Trabzon’a götürebilirim diye düşündü. Olimpiyatların başladığı gün ise ülkemizi en iyi şekilde temsil etmek için elinden geldiği kadar mücadele etti. Bu muhteşem ortamı görünce de bir dahaki olimpiyatlarda sadece kendisinin değil, birden fazla Trabzonlu gencin ülkemizi temsil etmeleri gerektiğini düşünerek, onların yetiştirilebilmesi için çalışacağına kendi kendine söz verdi.

Süleyman Rıza, Paris olimpiyatlarında istediği başarıyı elde edemese de bir sonraki olimpiyatlar için birçok bilgi ve tecrübeyi bavuluna koyarak kafilesiyle birlikte yurda döndü.

Süleyman Rıza, olimpiyatlar bitti diye çalışmalarına ara vermedi, kendi kendine verdiği sözü tutmak ve birden fazla Trabzonlu gencin sonraki olimpiyatlara kadar yetiştirilebilmesi için çalışmalarına edindiği bilgiler ışığında devam etti.

Spor çalışmaları sadece pratik alanda da kalmadı. 1920’li yıllarda futbol oynamaya uzak olan Trabzonlu sporseverlere; futbolu tanıtmak, onlara kuralları öğretmek için Türkiye’nin ilk futbol kitabı olan ‘Association’ı yazdı ve kitabı İdmanocağı kulübü adına Trabzon’da Serasi Matbaası’nda bastırdı.

           

 

Bu çalışmalardan sonra ise Trabzon halkının futbola olan ilgisi arttı ve Trabzon’da en çok oynanan spor olan futbol günümüze kadar popülaritesini korudu. Tabii Süleyman Rıza’nın kulübü İdmanocağı, İdmangücü ile birleşerek…

İdmanocağı ve İdmangücü’nün birleşmesiyle; Trabzon’u, Türkiye’de ve Avrupa’da sayısız başarılar ile temsil edecek olan Trabzonspor 1967’de kuruldu. Böylece Trabzon halkının futbola olan ilgisi daha da arttı; Ali Yavuz’un -o zamanlar ki adıyla- 1. Lig’de attığı ilk gol ile de Trabzonspor’u vücutlarının önemli bir organı olarak görmeye başladılar. Tabii maçların oynandığı Hüseyin Avni Aker Stadyumunu da mabetleri…

Her şeyin misyonunu doldurarak tarihte yer aldığı bu dünyada Avni Aker’de; Trabzon’a, Trabzonspor’a olan görevini tamamlamış, artık görevini yeni yapılacak olan stada devredecekti. Tabii her doğan bebeğe farklı bir isim koyulduğu gibi yeni yapılan stada da farklı bir isim koyulacaktı. Bunun için de aile bireyleri arasında fikir alışverişi yapılmaya başlandı.

Herkes stada, kulübün efsane oyuncularından ya da yöneticilerinden birinin ismini öneriyordu. Kimi Şenol Güneş’in, kimi Dozer Cemil’in, kimi Şamil Ekinci’nin, kimi de Ahmet Suat Özyazıcı’nın ismi verilsin istiyordu. Oysaki hiç kimse Trabzon’a futbolu sevdiren, bugün Trabzonspor’la gurur duymamızı sağlayan; Ali Yavuzların, Şenol Güneşlerin, Ali Kemallerin, Dozer Cemillerin, Ahmet Suatların efsane olması için Trabzon sporunun temeline en önemli harcı döken Süleyman Rıza Kuğu’nun ismini söylemiyordu.

Oysaki bir vefa borcu ödemek, Trabzon kültürünü gelecek nesillere aktarmak ve bu kültürü oluşturan insanları unutturmamak için Akyazı’da yapılan stada; tüm efsanelerin hocası, ülkenin en zor yıllarında Trabzon’a gerek kültürel gerekse de sportif anlamda bu kadar katkısı olan Süleyman Rıza Kuğu’nun isminin verilmesi gerekiyordu.