Cruyff'un Çocukluk Kahramanı: Faas Wilkes

Jose Mourinho futbolda baskı diye bir şey olmadığını iddia etmişti bir kez: “Baskı gece güdüz deli gibi çalışıp ailesini doyurmaya çalışan insanlar üzerinde vardır. Biz milyonlar kazanıyoruz.” Mourinho’nun bu sözü için dilimizde “tribünlere oynamak” veya “şov yapmak” gibi deyimler var. Çünkü Mourinho bu sözünde haklı değil. Çünkü insan beyni para endeksli çalışan bir organ değil. Az para kazanmak insan üzerinde daha fazla veya çok para kazanmak insan üzerinde daha az baskı oluşturur gibi bir tespit yanlıştır. Gelir durumu sadece baskının şeklini değiştirebilir. Alman futbolcu Per Mertesacker’in geçtiğimiz haftalarda Spiegel dergisiyle yaptığı bir söyleşide 2006 Dünya Kupası sırasında hissettiği korkunç baskıdan bahsetti: “Elendiğimizde ‘nihayet bitti’ diye düşündüm.

“Kaiser” Franz Beckenbauer ve başka yetkililerin sağa sola ve en çok da FIFA’ya saçtığı rüşvetler sayesinde Almanya’da düzenlenen 2006 Dünya Kupası, Mertesacker’de neredeyse bir tramvaya yol açıyormuş. Çünkü baskı, yaptığı spordan milyonlar kazanan insanların üzerinde de vardır. Bu insani bir şeydir ve sezon sonunda kariyerini noktalayacak olan Arsenal kaptanı Per Mertesacker bize futbolcuların da yalnızca birer insan olduğunu hatırlattı söyleşisinde. Aynı Dünya Kupası'nda tarihin en iyilerinden olan Zinedine Zidane kariyerini noktaladı ama bunu kupayı kaldırarak yapmadı, Materazzi’ye kafa atarak yaptı. Çünkü o da bir insandı. Zidane duygularına yenik düştüğü o anda birçok otorite “yakışmadı” yorumunu yaptı oysa birisinin duygularına yenik düşmesi insani bir durumdur. Yakışmayan neydi? Zidane’ın insan olması mı?

Pek çok insanın tanrı olduğundan şüphelendiği Diego Maradona ya da “D10S” bile aslında sadece bir insan. Kokaini bırakabilmek için Küba’da bir sağlık merkezine yattığında bir kez daha anlamıştık bunu – kabul etmek istemesek de. Hepimiz gibi, milyonlar kazanan futbolcular da üzerlerinde baskı hissedebiliyorlar. Onların da bizim gibi kusurları var. Onların da saha dışında birer hayatları var ve onlar da bazen televizyonu açıp bir futbol maçı izliyorlar. Hatta biz nasıl çocukluğumuzu Ronaldo’ya, Zidane’a Maradona’ya veya Zico’ya hayran olarak geçirdiysek, futbolcular da televizyonda başka kahramanlar izleyerek büyüdüler.

Johann Cruyff’un kahramanı Faas Wilkes’ti. Anadolu’da cumhuriyet ilan edilmeden birkaç hafta önce Rotterdam’da doğmuş Wilkes. Ve Zidane, Berlin’de yeşil sahalara insani bir şekilde veda ettikten birkaç hafta sonra hayata veda etmiş. Aradaki 82 yılaysa aslında o kadar fazla futbol sığdırmış ki, bugün Hollanda futbolu tarihinden bahsederken Rijkaard’ı, Koeman’ı, Gullit’i veya van Basten’i anmak ve Wilkes’i anmamak suç sayılmalı.

Yazar ve gazeteci David Winner’ın “Rotterdamlı Mona Lisa” diye bahsettiği Wilkes, Rotterdam’ın sokaklarında başlamış kariyerine ve 1940 yılında Xerxes Rotterdam formasını giymiş sırtına. O yıllarda Hollanda’da futbolcular üzerinde baskı olduğunu Mourinho bile kabul edecektir çünkü henüz Hollanda futbol federasyonu KNVB profesyonel futbola izin vermiyormuş. Faas Wilkes 23 yaşına geldiğinde oynadığı futbolla ancak ufak bir cep harçlığı çıkarabiliyormuş ama yaşamını sürdürmek için yaptığı ek iş futbolunu fazla etkilememiş – Wilkes milli takıma çağırılmış, Lüksemburg’a karşı oynadığı ilk maçta dört gol atmış, 1948’de olimpiyat oyunlarına katılmış. Fakat ertesi yıl Rotterdamlı Mona Lisa karnını futbol dışındaki ek işiyle değil de futbolla doyurmak isteyip yurtdışına, Inter’e transfer olunca bitmiş milli takım kariyeri. KNVB milli takımda profesyonellere müsaade etmiyormuş.

Wilkes’ten önce yalnızca üç Hollandalı futbolcu yurtdışında futbol oynamıştı: Bep Bakhuys, Gerrit Keizer ve Gerrit Vreken. Hollanda milli takımıyal ya da “Elftal”, ya da “Oranje” 1934 Dünya Kupası’na katılan Bakhuys 1937’de Fransa’ya, Metz’e transfer olup profesyonel bir sözleşme imzaladığında milli takımdan men edilmiş. Fakat Wilkes’in aksine Bakhuys’a milli takım kapıları tekrar açılmamış. Wilkes’se KNVB’nin profesyonelliğe izin verdiği 1955’te tekrar giymiş turuncu formayı ve Abe Lenstra ve Kees Rijvers’le birlikte 50’li yılların “Altın Üçlü”sünün üçte biri olmuş, tıpkı Hollandalı çizgi roman kahramanı Kick Wilstra’nın adının üçte biri olduğu gibi. (Kalan üçte ikiyi Kick Smit ve yine Abe Lenstra oluşturuyor.)

Hollanda ve Valencia dışında çok az insanın adını duyduğu Wilkes’in Interdeki dört başarılı sezonunu AC Torino’da bir sezon izlemiş. Oradan Valencia’ya gitmiş, yurtdışında futbol oynayan dördüncü Hollandalı ve Valencia’da futbol oynayan ilk yabancı olarak tarihe geçmiş. Hollanda’nın John Lennon’ı olan Johan Cruyff’tan önce Hollandalı gençlerin kendilerine örnek aldığı tek insan Faas Wilkes’miş. Güçlü top kontrolü ve sert şutlarıyla damga vurduğu üç sezonluk Valencia macerasından sonra Bakhuys’un da yetiştiği VVV’de, Levante’de ve Fortuna 54’te forma giydikten sonra yuvasına, Xerxes’e dönmüş. Kariyerini burada noktalamadan önce Elftal formasını giydiği 38 maçta 35 gollük bir rekor kırmış. Amsterdamlı Cruyff’un çocukluk kahramanının milli gol sayısını yıllarca kimse geçememiş, ta ki benim çocukluğumun kahramanlarından Denis Bergkamp 1998’de 36. milli golünü atana kadar.

Hollanda futbolunu ezelden beri Amsterdam ve Rotterdam şehirleri ve bu şehirlerin kulüpleri arasındaki rekabet belirler. Bergkamp ve Cruyff Amsterdamlı oldukları için Feyenoord şehri büyük işler başaran sporculara “Denis Bergkamp Ödülü” veya “Johann Cruyff Ödülü” vermiyor, “Faas Wilkes Ödülü” veriyor. Rotterdamlı Mona Lisa ise belki de hayatının en özel ödülü 82 yaşında, gözlerini bir daha açmamak üzere kapattığında aldı. O gün her Amsterdamlı yas tuttu ve Rotterdamlı Wilkes’in ölüm haberini bir Amsterdamlı gazeteci duyurdu: “Tarihimizin en büyük futbolcularından birini kaybettik.