Ronaldinho: Bizim Neslimizin Charlie Chaplin'i

Ronaldinho: Bizim Neslimizin Charlie Chaplin'i

Birkaç yıl önce Antalya’da bir bilim fuarında sinema müzesinin standında bekliyordum. Birkaç eski kamera ve projeksiyon cihazı ve Yeşilçam afişleri sergiliyorduk. Tam karşımızda çeşitli maddeleri karıştırarak görsel bir gösteri yapan kimya standının da doğal olarak gölgesinde kalıyorduk, ziyaretçiler sinema standını çok fazla umursamıyordu. Sonra, sanırım can sıkıntımı gidermek için, Charlie Chaplin’in Modern Zamanlar’ını açıp izlemeye başladım. Chaplin beni çocukluğumdan beri büyülemiştir. Ne kadar izledim hatırlamıyorum ama bir ara başımı kaldırıp etrafa bakındım. Biraz arkamda, ben filmi açarken orada olmayan, 14-15 çocuk oturmuş filmi izliyordu. Kıpırdamıyorlardı. Birbirleriyle konuşmuyorlardı. Sadece ekrana bakıyorlardı. Ensesinden tutulmuş bir kedi gibi hareketsizlerdi. Charlie Chaplin’in büyük bir sanatçı olduğunu elbette biliyordum ama bu büyüklüğün boyutunu o gün fark ettim.

2002 Dünya Kupası’nın maç saatleri yaşadığımız zaman diliminde sabaha denk geliyordu ve biz 11-12 yaşındaki bazı çocuklar bazı günler okuldan kaçıyorduk maç izlemek için. Kaçtığımız ilk maç Türkiye-Brezilya maçıydı. Milli duygulara sahip çevrem maçtan sonra Rivaldo’nun köşe direğindeki abartılı sakatlanma taklidini ve Brezilya’ya galibiyeti getiren hatalı penaltıyı tartışıyordu. Bense Ronaldo’nun büyüsüne kapılmış, bir daha Türkiye maçları için okuldan kaçmamaya karar vermiştim. Başımı belaya sokacaksam ve evde okuldan kaçtığım için dayak yiyeceksem, bu Ronaldo için olmalıydı. Türkiye maçlarının özetini izlemek de yeterdi ama Ronaldo’nun atacağı her golü canlı görmeliydim.

“El Fenomeno” attığı gollerle turnuvaya damga vurdu gerçekten. Ama benim gözüm Brezilya’nın ikinci maçında, Çin karşılaşmasında, “Küçük Ronaldo”ya takıldı. Sırtında “Ronaldinho” yazan ve sürekli sırıtan bu adamda çözemediğim bir şey vardı. Hareketleri garipti. Sanki pasaklı hareketleri vardı ama her seferinde tam da istediği şey oluyordu. Ve hep gülüyordu. Gol atıyordu, gülüyordu. Tekme yiyordu, gülüyordu. Çalım atıyordu, gülüyordu. “Gülmediğin bir gün boşa geçen bir gündür” diyen Charlie Chaplin futbolcu olmuştu sanki. Tekme yediğinde öfkeyle ayağa kalkıp yanlış bir hareket yapıp kart görmek yerine gülerek kalkıp rakibine sarılıyordu. “Gerçekten gülmek için acını alıp onunla oynamalısın” diyor Charlie Chaplin.

Paris’te oynadığını öğrendim. Aradan bir yıl geçti ve Ronaldinho Barcelona’ya transfer oldu. Barcelona tarihi Cruyff’tan önce ve Cruyff’tan sonra olarak ikiye ayrılabilir. Johan Cruyff futbolcuyken Barcelona’ya Total Futbol’u taşımış, daha sonraysa teknik direktör olarak Total Futbol’u Barcelona’nın tüm iliklerine işlemişti. Cruyff’un Barcelona’ya taşıdığı bu sistemi daha sonra Louis van Gaal de sonuca odaklı şekilde (sıkıcılaştırmış ve) geliştirmişti ve 2003 yılında bu Hollanda ekolü Franck Rijkaard’a emanet edilmişti. Daha sonra Pep Guardiola Total Futbol’u daha da geliştirip bugün Tiki Taka olarak bilinen, belki de futbol tarihinin en verimli oyun anlayışını yaratmıştı. Ama Barcelona tarihi bir de Ronaldinho’dan önce ve Ronaldinho’dan sonra olarak ikiye ayrılabilir. Hatta futbol bile Ronaldinho’dan önce ve Ronaldinho’dan sonra olarak ikiye ayrılabilir. Çünkü ben Ronaldinho’dan önce bu kadar çevik, bu kadar dinamik, bu kadar hızlı ve bu kadar teknik başka bir futbolcu görmedim. Ve futbol bugünkü haline, dayanıklık, hız, kuvvet odaklı haline, Ronaldinho’dan sonra geldi.

Ronaldinho Barcelona’dan ayrıldığında 28 yaşındaydı. Hala dünyanın en iyisi olabilirdi ama o kazandığı milyonların keyfini saha dışında sürmeyi tercih etti. 25 milyon euroya transfer olduğu Milan’da göbek bıraktı ve 2010 yılında düzelecek gibi olduysa da hiçbir zaman Barcelona günlerine dönemedi. Belki de dönmedi. Belki buna gerek görmedi çünkü 2006 yılında kaldırdığı Şampiyon Ligi kupasıyla birlikte bir futbolcunun hayal edeceği her şeyi kazanmıştı: Dünya Kupası, Şampiyonlar Ligi ve Balon d’Or. Hiçbir zaman Maradona veya Pele’yle aynı cümle içinde anılmayacak olması belki de umurunda değildi. Belki de Barcelona’dan ayrıldıktan sonra “Şunu da kazanmalıyım” gibi bir anlam aramaktan vazgeçti Küçük Ronaldo ve belki de Ronaldinho’nun düşüşünün nedenini bir Charlie Chaplin sözünde aramalıyız: “Neden bir anlam arıyorsun ki? Yaşam bir tutkudur, bir anlam değil.” Ronaldinho Barcelona’dan ayrıldığında sene 2008’di. Ve tam on yıldır dünyanın en iyi futbolcusuna verilen Balon d’Or ödülü Lionel Messi ve Cristiano Ronaldo arasında gidip geliyor. Ronaldinho en iyi yıllarında ikisinden de iyiydi.

Milan serüveninden sonra Brezilya’ya gitti. Ama Ronaldinho, Charlie Chaplin’in yaşamdan bahsederken sözünü ettiği tutkuyu hiç kaybetmedi. Ne zaman kanal zaplarken bir Ronaldinho maçına denk gelsem elim varmazdı kanal değiştirmeye. Top ayağına geldiğinde neden bir zamanlar dünyanın en iyisi olduğunu gösteriyordu yine. Tek bir hareketi yetiyordu. Elbette tek bir hareketle maçın gidişatını değiştirmiyordu her seferinde ama tek bir hareketi insanları Charlie Chaplin’in yaptığı gibi büyülüyordu. Cristiano Ronaldo ve Messi topla istedikleri her şeyi yapabiliyorlar ama Ronaldinho bundan daha öte bir şey yapabiliyordu. O sanki topla konuşabiliyordu. Topla istediğini değil, topun istediğini yapabiliyordu. Ve hareketleri hep çocukları büyüleyen bir Charlie Chaplin kadar saçma ama aynı anda muhteşemdi. Sola bakıp sağa atıyordu topu. Charlie Chaplin futbolcu olsaydı o da öyle yapmaz mıydı? Ronaldinho bizim neslimizin Charlie Chaplin’i değil midir? Kıpırdamadan Charlie Chaplin’i izleyen küçük bir çocuk ve kıpırdamadan Ronaldinho’yu izleyen koca bir adam arasında neredeyse hiçbir fark yoktur.