Kumandana "bu top niçin ateş etmiyor" diye sormuşlar. “Doksandokuz nedeni var ama önce barut yok” demiş!

Türk futbolu, milyonlarca insan, milyonlarca para, milyonlarca laf, sıralanıp gelen bir sürü olumsuzluklarsa, bunun elbette bir “öncesi” vardır.

Esasında futbolumuzdaki konuşmaları dinleyen hassas bir kulak “önce bolluğuna şaşırıp kalacaktır.

Federasyona göre “önce” kulüpler adam olmalıdır.

Yöneticiye göre “ önce “ günlük işler çözülmelidir.

Büyük basına(!) göre “önce” üç büyükler başa oynamalıdır.

Yabancıya göre “önce” tesisleşme tamamlanmalıdır.

Taraftara göre “önce” transfer yapılmalıdır.

Amigoya göre “önce” puan alınmalıdır.

Futbolcuya göre “önce” para gelmelidir.

Türk futbolunda konuşma hakkını kendisinde bulan herkes, kendi meşrebine göre, değişmez yargısını papağan gibi tekrarlayıp durmuştur.

Bütün bu üstün zekaların yanıldıkları nokta şudur. Futbolumuz batıdan aktarılmış ve toplumun tezgahlarında bir asırdır dokunurken birçok bilinmeyeni de düğümlemiştir. O yeni şekliyle bir “meçhuldür” ve nazik bedenleri sıkmadan, cici kafalar yorulmadan “önce”yi bulmak imkansızdır.

Yıl 1890.

İngilizler Bornova’da ilk başlama vuruşunu yapmışlar. Aradan on yıl geçmiş geçmemiş, Osmanlı İstanbul’unda Lafonten, Komber, Ceksın, Ceymis Vital, Tahtakale Aleko literatüre geçecek kadar ünlü olmuşlar.

1905’lere gelindiğinde sarı kırmızılı, siyah beyazlı, sarı lacivertli, yeşil beyazlı, renklerle Türk çocukları sahalara çıkmışlar…

Daha sonra renkler ve renklenmelerdir…

Başlangıç 1890,

Şimdi 2016.

Bu toprağın insanları bir asırdan fazla bir zamandır, kuru sayılar arasında, sevinçle kederin örgüsüyle sıcak bir yaşam dinamiğine tanık olur:

Bir cihan savaşı, bir batış, bir milli mücadele, bir cumhuriyet, bir demokrasi, ekonomik buhranlar, kıtlıklar, ihtilaller, depremler körfez savaşları, iç savaş …

Bir Mustafa Kemal, bir İnönü, bir Menderes, bir Demirel, bir Ecevit, bir Evren, bir Özal, bir Çiller , bir Erdoğan…

Evde çıra, dudakta onuncu yıl marşı, tarlada kağnı..

Köyde televizyon, şehirde gecekondu, ayda insan…

Belki de hiçbir toplumlumun coğrafyası, sosyal yapısı, ekonomisi, politikası ve dünya görüşü böyle bir keşmekeşi yaşamamıştır.

Abdülhamit zaptiyesi korkusundan isim değiştirip, futbol oynayan Fuat Hüsnü’nün binlerce torunu şimdi ana baba dualarıyla futbolculuğa itiliyor!

1950’li yıllarda maç primi olarak Konya Cennet Lokantası’nın vaat ettiği bir tepsi baklava sekiz sütun manşet olurken bugünlerde teşvik priminin şikenin üzeri tüm yetkili makamlarca örtülmeye çalışılıyor.

Dün futbolcular arasında ağabey durumundaki kişi hem kaptan hem antrenörken bugün elini sallayan yolgeçen hanının müşterisi.

Artık, adamın ayağını kan çanağına çeviren çivili dinyakozların yerini son teknolojiyle üretilmiş kramponlar, kafasını sarsan sırımlı ve yağlı topların yerini özel malzemeden üretilmiş toplar almış.

Dün Avrupa çapında teknik kapasiteye sahip Lefterler, Metinler, Canlar, Şenollar varken, bugün şut atamayan, orta kesemeyen profesyoneller sahalarda.

Futbol endüstrisinin sermayesi milyarlar dolarları bulmakta, ama yetişme çağındaki futbolcu “gizli açlık” çekmekte ve futbolu bırakmışlar ekonomik bunalımlara düşmektedir.

Belki de dünya üzerindeki hiçbir toplumun futbolu varlıkla yokluk arasındaki çelişkileri böylesine bünyesinde barındırmamıştır.

Çözüm önerisi olan var mı ? “Önce”miz ne olmalıdır?  

 

Not: Yazı oluşturulurken büyük oranda Tamer Güney'in Futbolun Perde Arkası kitabının "Neden" başlıklı bölümünden faydalanılmıştır.