Kaleci Dedin Mi!

Kaleci dedin mi, kaleyi bekleyen, rakibine geçit vermeyen adam gelirdi akıllara. Belki bizim yaşımızın küçüklüğünden, belki de gerçekten kalecinin büyüklüğünden, bu kaleci denen adam dev gibi görünürdü gözümüzde.  

Adının kara, bahtının kara, insanın kara olduğu bir şehirde sarıya çalan saçları da oldu mu bu kaleyi bekleyen dev tadından yenmez olurdu onun kaleyi beklediği maçları seyretmek. Gerçi 11 tane dev vardı hepsi birbirinden kıymetli ama kaleci ve forvetin arası teferruat kalırdı. Tezahüratı dahi vardı dillere destan:

“Kalemizde kaptan Adil var

Geri dörtlü geçilmez duvar

Orta saha hepsi canavar

İleride Halil İbo var”

Hem kaleci, hem dev, hem kaplan hem de adı dillerde…

İşte böyle bir dönemde tanıdık Arif’i.

Kolay değil iki kupa birden kaldırmış koca bir devin arkasından onun kalesini korumak. Bunu böyle düşünse cesaret edebilir miydi o kaleye geçmeye bilinmez ama geldiği gün dün gibi aklımda. Boyalı medyanın henüz İstanbul basını diye adlandırılmaya başlanmadığı ve bu denli ayrım yapmadığı o yıllarda bile Anadolu futbolunun kendine yer bulması için olağan dışı hikayelere ihtiyacı olurdu. Biz onu kısacık saçları, mahcup bakışları, içinde gizlemeye çalıştığı sevinci ile tanımışken Türkiye onu bir inek karşılığında transfer edilen yetenek olarak konuşmaya başlamıştı. Türkiye’nin esprili bir haberi gerçek sanarak tanıdığı bu genç , hiç beklemediğimiz kadar kısa bir sürede taht kuruverdi kalbimize.

Ankaragücü formasıyla çıkardığı başarılı maçlar ve özellikle birebir pozisyonlardaki başarısıyla A milli takıma kadar yükseldi. En büyük şanssızlığı, futbolumuzun Avrupa futbolu karşısında zayıf olduğu bir döneme denk gelmiş olmasıydı. 3 gol yediği Romanya maçında kurtardığı penaltı ile teselli bulmuş, İngiltere’den 8 yediğimiz maçta Yaşar değil de Arif kalede olsa  o kadar gol yemeyeceğimizi günlerce tartışıp durmuştuk.

80’li yıllarda büyük bir özgüvenle gittiysek maçlara, korkmadan teslim ettiysek Adil’in emanetini, Arif’in payı büyüktür bunda.  Sadece maçlarda değil, transfer dönemlerinde de gayet rahattık. Zira Arif bırakıp gitmezdi bizi, terk etmezdi Ankaragücü’nü. Onu satın almaya ne İstanbul takımlarının parası yeterdi ne de İstanbul’un cazibesi.

Dile kolay tam 12 yıl… Bir kaleci için, Türkiye gibi kalecilerin nadir yetiştiği ve ayakta durabildiği bir ülkede, istikrar abidesi oldu Arif. Futbolcuların tuhaf tuhaf kılıklara bürünmediği, en büyük lükslerinin saç uzatmak ve bıyık bırakmak olduğu yılların bıyıksız ve kısa saçlı topçusuydu.

İyi günleri gibi kötü günleri de oldu elbet, ama biz onu hep iyi günleri ile hatırlayacağız.

Kale gibi kaleci, adam gibi adamdı. Taraftara hep samimi ve saygılı yaklaştı. Çağırdığımızda koşarak sevinçle geldi tribünlere. Sitem ettiğimiz zamanlarda ise başını önüne eğdi, bize olan sevgisinden saygısından hiç taviz vermedi. Kim bilir belki biz kırdık onun kalbini ama o bizim kalbimizi hiç kırmadı.

Niceleri geldi geçti, iz bıraktı… Amma ve lakin, kaleci dedin mi kardeşim, Arif’ten sonra bir daha hiç gelmedi…

Kızılcahamam’ın kurt bakışlı esmer çocuğu, varsa eğer üzerinde hakkımız; ak sütü gibi ananın, helali hoş olsun.

Nur dolsun kabrin, mekanın cennet olsun.

 

Sevgi, saygı ve rahmet ile…