Efsaneler

Efsaneler (64)

Jose Mourinho futbolda baskı diye bir şey olmadığını iddia etmişti bir kez: “Baskı gece güdüz deli gibi çalışıp ailesini doyurmaya çalışan insanlar üzerinde vardır. Biz milyonlar kazanıyoruz.” Mourinho’nun bu sözü için dilimizde “tribünlere oynamak” veya “şov yapmak” gibi deyimler var. Çünkü Mourinho bu sözünde haklı değil. Çünkü insan beyni para endeksli çalışan bir organ değil. Az para kazanmak insan üzerinde daha fazla veya çok para kazanmak insan üzerinde daha az baskı oluşturur gibi bir tespit yanlıştır. Gelir durumu sadece baskının şeklini değiştirebilir. Alman futbolcu Per Mertesacker’in geçtiğimiz haftalarda Spiegel dergisiyle yaptığı bir söyleşide 2006 Dünya Kupası sırasında hissettiği korkunç baskıdan bahsetti: “Elendiğimizde ‘nihayet bitti’ diye düşündüm.

“Kaiser” Franz Beckenbauer ve başka yetkililerin sağa sola ve en çok da FIFA’ya saçtığı rüşvetler sayesinde Almanya’da düzenlenen 2006 Dünya Kupası, Mertesacker’de neredeyse bir tramvaya yol açıyormuş. Çünkü baskı, yaptığı spordan milyonlar kazanan insanların üzerinde de vardır. Bu insani bir şeydir ve sezon sonunda kariyerini noktalayacak olan Arsenal kaptanı Per Mertesacker bize futbolcuların da yalnızca birer insan olduğunu hatırlattı söyleşisinde. Aynı Dünya Kupası'nda tarihin en iyilerinden olan Zinedine Zidane kariyerini noktaladı ama bunu kupayı kaldırarak yapmadı, Materazzi’ye kafa atarak yaptı. Çünkü o da bir insandı. Zidane duygularına yenik düştüğü o anda birçok otorite “yakışmadı” yorumunu yaptı oysa birisinin duygularına yenik düşmesi insani bir durumdur. Yakışmayan neydi? Zidane’ın insan olması mı?

Pek çok insanın tanrı olduğundan şüphelendiği Diego Maradona ya da “D10S” bile aslında sadece bir insan. Kokaini bırakabilmek için Küba’da bir sağlık merkezine yattığında bir kez daha anlamıştık bunu – kabul etmek istemesek de. Hepimiz gibi, milyonlar kazanan futbolcular da üzerlerinde baskı hissedebiliyorlar. Onların da bizim gibi kusurları var. Onların da saha dışında birer hayatları var ve onlar da bazen televizyonu açıp bir futbol maçı izliyorlar. Hatta biz nasıl çocukluğumuzu Ronaldo’ya, Zidane’a Maradona’ya veya Zico’ya hayran olarak geçirdiysek, futbolcular da televizyonda başka kahramanlar izleyerek büyüdüler.

Johann Cruyff’un kahramanı Faas Wilkes’ti. Anadolu’da cumhuriyet ilan edilmeden birkaç hafta önce Rotterdam’da doğmuş Wilkes. Ve Zidane, Berlin’de yeşil sahalara insani bir şekilde veda ettikten birkaç hafta sonra hayata veda etmiş. Aradaki 82 yılaysa aslında o kadar fazla futbol sığdırmış ki, bugün Hollanda futbolu tarihinden bahsederken Rijkaard’ı, Koeman’ı, Gullit’i veya van Basten’i anmak ve Wilkes’i anmamak suç sayılmalı.

Yazar ve gazeteci David Winner’ın “Rotterdamlı Mona Lisa” diye bahsettiği Wilkes, Rotterdam’ın sokaklarında başlamış kariyerine ve 1940 yılında Xerxes Rotterdam formasını giymiş sırtına. O yıllarda Hollanda’da futbolcular üzerinde baskı olduğunu Mourinho bile kabul edecektir çünkü henüz Hollanda futbol federasyonu KNVB profesyonel futbola izin vermiyormuş. Faas Wilkes 23 yaşına geldiğinde oynadığı futbolla ancak ufak bir cep harçlığı çıkarabiliyormuş ama yaşamını sürdürmek için yaptığı ek iş futbolunu fazla etkilememiş – Wilkes milli takıma çağırılmış, Lüksemburg’a karşı oynadığı ilk maçta dört gol atmış, 1948’de olimpiyat oyunlarına katılmış. Fakat ertesi yıl Rotterdamlı Mona Lisa karnını futbol dışındaki ek işiyle değil de futbolla doyurmak isteyip yurtdışına, Inter’e transfer olunca bitmiş milli takım kariyeri. KNVB milli takımda profesyonellere müsaade etmiyormuş.

Wilkes’ten önce yalnızca üç Hollandalı futbolcu yurtdışında futbol oynamıştı: Bep Bakhuys, Gerrit Keizer ve Gerrit Vreken. Hollanda milli takımıyal ya da “Elftal”, ya da “Oranje” 1934 Dünya Kupası’na katılan Bakhuys 1937’de Fransa’ya, Metz’e transfer olup profesyonel bir sözleşme imzaladığında milli takımdan men edilmiş. Fakat Wilkes’in aksine Bakhuys’a milli takım kapıları tekrar açılmamış. Wilkes’se KNVB’nin profesyonelliğe izin verdiği 1955’te tekrar giymiş turuncu formayı ve Abe Lenstra ve Kees Rijvers’le birlikte 50’li yılların “Altın Üçlü”sünün üçte biri olmuş, tıpkı Hollandalı çizgi roman kahramanı Kick Wilstra’nın adının üçte biri olduğu gibi. (Kalan üçte ikiyi Kick Smit ve yine Abe Lenstra oluşturuyor.)

Hollanda ve Valencia dışında çok az insanın adını duyduğu Wilkes’in Interdeki dört başarılı sezonunu AC Torino’da bir sezon izlemiş. Oradan Valencia’ya gitmiş, yurtdışında futbol oynayan dördüncü Hollandalı ve Valencia’da futbol oynayan ilk yabancı olarak tarihe geçmiş. Hollanda’nın John Lennon’ı olan Johan Cruyff’tan önce Hollandalı gençlerin kendilerine örnek aldığı tek insan Faas Wilkes’miş. Güçlü top kontrolü ve sert şutlarıyla damga vurduğu üç sezonluk Valencia macerasından sonra Bakhuys’un da yetiştiği VVV’de, Levante’de ve Fortuna 54’te forma giydikten sonra yuvasına, Xerxes’e dönmüş. Kariyerini burada noktalamadan önce Elftal formasını giydiği 38 maçta 35 gollük bir rekor kırmış. Amsterdamlı Cruyff’un çocukluk kahramanının milli gol sayısını yıllarca kimse geçememiş, ta ki benim çocukluğumun kahramanlarından Denis Bergkamp 1998’de 36. milli golünü atana kadar.

Hollanda futbolunu ezelden beri Amsterdam ve Rotterdam şehirleri ve bu şehirlerin kulüpleri arasındaki rekabet belirler. Bergkamp ve Cruyff Amsterdamlı oldukları için Feyenoord şehri büyük işler başaran sporculara “Denis Bergkamp Ödülü” veya “Johann Cruyff Ödülü” vermiyor, “Faas Wilkes Ödülü” veriyor. Rotterdamlı Mona Lisa ise belki de hayatının en özel ödülü 82 yaşında, gözlerini bir daha açmamak üzere kapattığında aldı. O gün her Amsterdamlı yas tuttu ve Rotterdamlı Wilkes’in ölüm haberini bir Amsterdamlı gazeteci duyurdu: “Tarihimizin en büyük futbolcularından birini kaybettik.

Birkaç yıl önce Antalya’da bir bilim fuarında sinema müzesinin standında bekliyordum. Birkaç eski kamera ve projeksiyon cihazı ve Yeşilçam afişleri sergiliyorduk. Tam karşımızda çeşitli maddeleri karıştırarak görsel bir gösteri yapan kimya standının da doğal olarak gölgesinde kalıyorduk, ziyaretçiler sinema standını çok fazla umursamıyordu. Sonra, sanırım can sıkıntımı gidermek için, Charlie Chaplin’in Modern Zamanlar’ını açıp izlemeye başladım. Chaplin beni çocukluğumdan beri büyülemiştir. Ne kadar izledim hatırlamıyorum ama bir ara başımı kaldırıp etrafa bakındım. Biraz arkamda, ben filmi açarken orada olmayan, 14-15 çocuk oturmuş filmi izliyordu. Kıpırdamıyorlardı. Birbirleriyle konuşmuyorlardı. Sadece ekrana bakıyorlardı. Ensesinden tutulmuş bir kedi gibi hareketsizlerdi. Charlie Chaplin’in büyük bir sanatçı olduğunu elbette biliyordum ama bu büyüklüğün boyutunu o gün fark ettim.

*14 Eylül 1983 ve 2011 ’de oynanan Inter-Trabzonspor ve Trabzonspor-Inter  karşılaşmalarına başka bir pencereden bakış.

Guiseppe Meazza, 1910 Milan doğumlu  İtalyan bir çocuktur. 13 Yaşındayken futbola merak salar. Her çocuk gibi doğduğu yerin takımında oynamak ister. Bu yüzden Milan, onun hayallerini süsleyen takımdır. Milan yetkilileri çok zayıf olduğu için Guiseppe’yi takıma almaz ve her şey böyle başlar. Guiseppe bir gün sokakta top oynarken bir Inter  antrenörünün dikkatini çeker ve efsanesi olacağı bu kulüp ile sözleşme imzalar. Kulüp, Meazza'yı güçlendirmek için et ağırlıklı bir beslenme programı hazırlar. Meazza, futbola başladığı takım olan Inter’de stoper olarak forma şansı bulur ve bir gün Inter’in altyapı sorumlusu tarafından forvete çekilir.

Aldatıcı olan ahlaksızlık sayılır mı? Bu soruyu dünyanın en önemli düşünürlerinden olan Sokrates, başka bir sofist filozof ve çağdaşı olan Euthydemos’a sormuş. O da: “Elbette aldatıcı olan ahlaksızlık sayılır” diye yanıt vermiş. Sorgulayıcılığı ve yolda karşılaştığı insanlara sorduğu tuhaf sorularla bilinen Sokrates ise bu cevaptan memnun kalmamış. “Ya bir arkadaşın kendisini çok kötü hissediyorsa ve kendini öldürebilecekse, sen de onun bıçağını çalarsan ve bıçağını görüp görmediğini sorduğunda görmediğini söylersen, bu durum da aldatıcı bir edim olmaz mı? Şüphesiz ki olur. Fakat böyle yapmak ahlaksızca değil de ahlaki değil midir? Ahlaki olup olmadığına dair görüş göreceli olsa da bu aldatıcı edim kötü değil, iyi bir şeydir.” Eli kolu bağlanan Euthydemos aldatıcı olan her şeyin ahlaksızlık sayılmayacağını kabul ederek yoluna devam etmiş.

Bazı karakterlerin hayat hikâyeleri vardır keşke dedirtir insana. Bununla birlikte gelecek adına sıkı dersler verir anlayabilene. Güzel oyunu sevmiş, ona gönül vermiş kimileri için Paul Gascoigne’in kariyeri de böyledir. O safi bir yeteneğin çöküşünü temsil eder. Sadece bu güzel oyuna değil hayata dair çok sert bir mesajdır yaşamı. Becerileri onu tek başına zirveye taşıyabilecekken tercihleri onu bataklığa götürmüş ve müptezel bir yaşamı sürdürmek zorunda kalmıştır. Peki, namıdiğer “Gazza” dünyanın en yetenekli futbolcularından birisiyken nasıl oldu da bir çöküş hikâyesinin başrolünde buldu kendisini?

Lived it, loved it. Farewell beautiful game. (Yaşadım, sevdim. Hoşça kal güzel oyun.)

Bu twiti Xabi Alonso futbolu bıraktığında attı. Bugünlerde çoğu futbolcu Twitter hesabını bir reklam ajansına emanet etse de bu twiti kesinlikle Xabi Alonso attı, bir reklam ajansı değil. Buna emin olabiliriz çünkü bu twit bir Alonso pası gibi. Yüzlerce futbolcu onun paslarına benzeyen binlerce pas atabilir ama Alonso’nun pasları her zaman farklıdır. Kimse pasın yanına Alonso gibi kalbinden bir parça ekleyemez. Bu twit de o paslar gibi. Alonso’dan başka kimse onun twitinin yanına kalbinden bir parça ekleyemez.

Kara Örümcek, Siyah Panter, Ahtapot.

Gelmiş geçmiş "en iyi file bekçisi" olarak kabul ettiğimiz Lev Yashin 1929 senesinde Moskova'da dünyaya geldi.

“Önce Cuju vardı” diye başlıyor FIFA’ya göre tarih. Çin’de oynanan Cuju bugün futbolun en eski hali olarak kabul ediliyor. Buna rağmen “futbolun beşiği” terimi, futbolu Han ulusundan yüzlerce yıl sonra bulan İngiltere için kullanılıyor. Çünkü bizim bildiğimiz anlamda futbolu İngilizler buldu.

  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1  2  3  4  5  6  7  8 
  •  Sonraki 
  •  Son 
Sayfa 1 / 8