İngiliz Futbolunun Kalbinde bir Türk

30 Ocak 2015...
Ailem ile Trabzon-İstanbul uçuşunun ardından otelde kısa bir uyku ile 31 Ocak 2015 Saat 7:30 İstanbul-Londra Gatwick havaalanına doğru seyahate başladık. 3 gün Londra'da kalacaktık daha sonra Manchester ve Edinburg ile 8 günlük Büyük Britanya turumuzu tamamlayacaktık. 4 saat 30 dakikalık yolculuğun sonunda hafif kar yağışıyla birlikte Londra'ya varmıştık. Otobüsle bir "özet" şehir turu yaptıktan sonra otele yerleştik. Gözüm saatteydi. Çünkü bugün yani 31.01.2015'te Chelsea - Manchester City müsabakası vardı. 


Sizlerle daha öncesinden El Classico deneyimimi paylaşmıştım. Şimdi ise EPL(İngiltere Premier Ligi)'nin bana göre en büyük 3 müsabakasından birinde yaşadığım deneyimleri, İspanya / İngiltere futbol kültürü kıyaslamalarını ve tüm bunları Türk Futbolunun marka değerine(!) olan kıyaslarını anlatmaya çalışacağım. 
Londra'ya gitmeden 1 hafta önce EPL fikstürünü kontrol ettiğimde fark ettim ki olağanüstü bir müsabakaya denk geliyordum. El Classico'da da aynı şansı yaşamıştım. Tatil programım El Classico'ya denk gelmişti. 

23. Haftaya girerken Chelsea ve Manchester City peş peşeydi. Aralarında 3 puanlık fark vardı yanlış hatırlamıyorsam ve bu da haliyle müsabakayı daha bi' kızıştırıyordu. Tek bir sorun vardı o da benim maç biletim yoktu.:)

 
Bavulumu odama çıkardığım gibi içinden sadece atkımı alıp kendimi sokağa attım. Londra'nın neresinde bulunduğum, Stamford Bridge Stadyumunun nerede olduğu konusunda hiç bir fikrim yoktu ve saat 16:30'du. yani maça 1 saat vardı. Otel önündeki taksiciye beni Stamford Bridge'e götürmesini rica ettim. Orasının çok kalabalık olacağını, stadyuma kadar gitmenin mümkün olmayacağını söylenice, "beni stadyumu görebileceğim bir yerde indirirsin o zaman" dedim ve anlaştık. 10dk sonra bir kırmızı ışıkta durduk. Önümden (trafiğe kapanmış anayoldan) binlerce insanın tek bir tarafa doğru yürüdüğünü gördüm. Taksici o ışıkta beni bıraktı ve bende bu kalabalık ile stadyuma gideceğimi düşündüm. Atkımı daha görünür şekilde armasını öne alarak soğuk havaya rağmen montumun da önünü açarak kalabalığın içine karıştım. El Classico'da olmayan ciddiyet burada hemen hissediliyordu. Tezahüratlar daha bir adrenalin kokulu, tezahüratların rengi daha bi' koyuydu. Buram buram fanatizm kokuyordu ve seni havaya sokmaya yetiyordu. 


Stamford'un önüne vardığımda alacağım cevabı bile bile bilet ofisine gittim. Tahmin ettiğim gibi biletler aylar öncesinden tükenmişti. Daha sonradan deneyim edineceğim üzere, Londra'da yapmak istediğin herhangi bir biletli organizasyon veya seyahat için çok öncesinden rezervasyon ya da bilet alımını gerçekleştirmiş olman gerektiğini öğrenmenin ilk adımını atmış bulunuyordum lakin Black market (Karaborsa) olup olmayacağı Türkiye'den gelene kadar aklımda soru işaretiydi. Kalabalığı gözlemlemeye başladım. Etrafta hiç polis yoktu.S ahi polis neden olsundu ki? Polis olsa bu uygulamayı gerçekleştirecek kişilerin tedirgin hallerinden farkedebilirdim. Fakat, atla adeta adettendir der gibi devriye gezen 2 polis vardı eğer karaborsacı varsa polisler gittikten sonra stada doğru yürüdüğüm caddenin ortasına çıkacaklardı diye düşündüm ve çok geçmeden 1-2 kişi gözüme kestirdim. Yanlarına yaklaşıp birini bekler gibi dikilmeye başladım ve beklediğim soru geldi: "you need ticket?" (Bilet lazım mı?) Evet dememle birlikte duyduğum fiyat karşısında Hayır cevabını yapıştırmam bir oldu. 400£ yani 1400 TL . Müsabakanın başlamasına 45 dk. kalmıştı ve duyduğum ilk fiyat 400£'du. Biraz daha zamanın ilerlemesini bekledim fiyat elbette ki düşecekti fakat ne kadar düşecekti sanki…  

4-5 karaborsacı ile de görüştükten sonra maça yarım saat kala 250£'a bileti aldım. İşte şimdi kelimenin tam anlamıyla taraftarın içine karışıp stadyuma girmenin vaktiydi. İspanya'da otomatik kapının açılması kapının hemen üstündeki klimanın seni ısıtması ile stada girmeyi deneyim edinmiştim burada da benzer bir şey bekliyordum açıkçası. fakat hepsinden ziyade burada Steward(güvenlikçi) dahi seni aramıyordu. Metroya biner gibi biletini kapıdan okutup taksiden indiğim andan stadyumdaki koltuğuma oturana kadar tek bir kimse üzerimi aramadı bile. Acaba Truman Show filmindeki gibi esas oğlan ben miydim? sadece beni mi aramıyorlar? Biri beni arasın yahu!!! diye bağıracaktım nerdeyse fakat çevreme baktığımda kimsenin aranmadığı insanların güle oynaya içeri girdiklerini gördüm. Başlarda idrak edemiyorsun fakat beynin "bileti olmayanın stadyumda işi olmayacağı" gerçeğini kabullendikten sonra hakikaten biletsiz birisinin o bilet okuyucusunun önünde işi olmayacağını anlayabiliyorsun. Koltuğuma oturduğumda stadyumun tamamını dolu görmek, soluduğun havanın futbol koktuğunu hissetmek yeniden doğmak gibiydi adeta.. Ve bu ortama çok açtım, ihtiyacım da vardı. Onlarca pisliğin içinden gelmişsin sadece futbol aşkıyla güzel bir gol seyretmek için.. Ülkende bunun bilincinde olamıyorsun, futbola dair her şeyin ranta, çıkar ilişkilerine bağlandığı bir düzende sadece güzel bir gol seyretmek fazla lüks ve tabir yerindeyse Don Kişotluk sayılıyordu. 

 


Solumda bir Manchester City taraftarı, sağımda Chelsea'li bir amca ve ortalarında bir garip Trabzonsporlu ben... Şapşala dönmüşçesine tribünleri seyrediyordum.Sanırım o stada ilk kez geldiğim her halimden belli oluyordu. Başlangıç saati yaklaştıkça heyecanım artıyordu. İnanılmaz bir görsel şov ile taraflar sahaya çıkmaya başladı. Ekran başında heyecanla beklediğim maçlardan biriydi ve farkında vardım ki sadece başlama düdükleriyle seyrettiğimiz müsabakaların maç önceleri kat ve kat daha heyecanlı oluyormuş. sadece santranın başında 2 futbolcu ile yayına başlarken EPL, biz aslında öncesinde de çok şey kaybediyormuşuz ve o anlardan bile mahrum kalarak seyre başlıyormuşuz.

Solumda "WE KNOW WHAT WE ARE, WE KNOW WHAT WE ARE, CHAMPION OF THE ENGLAND, WE KNOW WHAT WE ARE( Ne olduğumuzu biliyoruz, İngiltere'nin şampiyonuz) tezahüratıyla tam bir deplasman takımına yakışır şekilde kendi takımları Chelsea ile birlikte sahaya çıkarken, onlara son şampiyonun kim olduğunu hatırlatıyorlardı. Bu tezahüratın ayrıca güzel bir yanı, tezahüratın aslında Chelsea'ye özgü olduğu ve "WE KNOW WHAT WE ARE, WE KNOW WHAT WE ARE, CHAMPİON OF THE EUROPE, WE KNOW WHAT WE ARE" şeklinde orjinalinin olduğudur. Solumdaki genç, Manchester Cityli taraftar, birasından koca bir yudum alırken avazı çıktığı kadar tezahürata eşlik ediyordu.İçimden "döverler lan bunu, hem ev sahibinin tezahüratıyla tabir-i caizse ev sahibine çakıyorsun(!) hem de bunu utana sıkıla değil de avazın çıktığınca bağırarak yapıyorsun." diye düşünürken bir an Trabzon'da değil de Londra'da olduğumu ve futbolun kalbinde, eğlencenin beyninde olduğunu tekrar hatırladım.

 

Sağ tarafımda sadece "WE ARE CHELSEA" diye tempo tutan ama varlığı ile giyimi ile bana küçüklüğümü hatırlatan 60'ına merdiven dayamış bir amca vardı. Küçüklüğümü hatırlatan diyorum çünkü gördüğüm kadarıyla bir tek konçlarını giymemişti atkısı, beresi, poları, şortu ile baştan sonra mavi-beyaz olmuş bu amca, buruşuk elleriyle "WE ARE CHELSEA" diye meydan okuyordu Manchester City'li gence. 5-6 defa peş peşe "WE ARE CHELSEA" diye tempo tutarsınız "YOU ARE SEXY" diyormuş gibi algılanıyorsunuz. Ee tabii ki bu incelikleri deplasman taraftarı daima görür ve"YOU ARE SEXY" diye tempo tutmaya başlar, tezahüratlar iç içe girdikçe "WE ARE CHELSEA" diyenlerin sayısı azalır ve deplasman takımı taraftarı ev sahibini susturmuş olur. Manchester City'li genç Chelsea'li amcaya bakıp bakıp "SEXY SEXY" diye tempo tuttukça, ortada olan ben, her anlamda ortada olan ben, bu ukala usluba karşı Chelsea'yi desteklemeye karar verdim.

Görsel şov bittiğinde atmosferi teneffüs ettiğim zaman, stadyuma ilk girdiğim an yaşadığım şapşallığı herkeste görür oldum. Taraftarların en küçüğünden en büyüğüne kadar Chelsealisinden Manchester Citylisine kadar herkes birbirini abiyane tabirle "gazlıyor"du. "Acaba ne izleyeceğim? diye kendi kendime düşünmeye başlamıştım ki Chelsea maça başladı. Kendimi adeta Play Station oynar gibi hissediyordum. Sahaya uzaktan bakıyor herkesi görüyor soldaki sağdaki boş adamları görüyorsun ona atması gerek diye düşündüğün an top o düşündüğün kişiye gidiyordu. Sistemler savaşıyordu, mekanikler işliyordu. Chelsea çok hızlı başlamıştı. Mourinho sürekli kenardan Hazard'a bişeyler söylüyordu ve ben hala bu ikisinin arasındaki iletişimi canlı canlı takip edebildiğime inanamıyordum. Chelsea şiir gibi oynuyordu, Manchester City ise kurt misali alan vermeden hata yapmalarını bekliyordu her iki takımda gerçekten ne istediğini biliyor ve ne oynadıklarının farkındaydılar. Düzenli ve sistemli takır takır işleyen 2 takım vardı sahada. Yatırımı yapılmış, ürünü alınmış ama aldığı hizmetin de karşılığını vermiş tam bir Endüstriyel Futbol ürünü görüyordum. Cebinden yüzlerce liranı almışlar ama buna karşı sana da futbolu sunmuştu. Futbol dilencisi olmak bu ya işte, keşke her şeyimi alsalar da bana da şunun birazını sunsalar diye düşünmüyor değildim. Binlerce kilometre uzağa değil de, kendi şehrimde kendi ülkemde kafamda soru işaretleri olmadan, altında başka başka hesapların varlığını düşünmeden "oh be bugün de futbol seyredebildik." diyebilseydim. Devam edelim… 


Hart'ın kalesi adeta top atışlarına tutulmuştu. 20-25 dk. kadar büyük baskı gördü Manchester City kalesi. Sağımdaki amca, bu arada ismini de vereyim, Anderson amca deneyimlerine dayanarak gol atacağız güzel maç oluyor dedi. Gerçekten belliydi gol gelecekti ve Remy'nin 41. dakika ceza sahasında önüne düşen topu tamamlamasıyla bir anlık gözünüzün önüne, ekranlardan gördüğünüz o EPL tribün sevinçlerini getirin. Adeta herkes çılgına dönmüş gibiydi. Atmosfer beni öyle bir ruh haline soktu ki kendimi Anderson amcayla "WE ARE CHELSEA" diye bağırırken buldum. Tribün artık şaha kalkmıştı ve aynı zamanda futbolcusuyla da bütünleşmişti. Senkronizasyon kusursuzdu fakat sevincimiz uzun sürmedi. 4 dk. sonra Agüro'nun ortasını Silva bitirdi. Solumdaki genç Manchester City'li, adını da vereyim "Jakie" beni iyice zıt almış olacak ki kendilerinin İngiltere'nin son şampiyonu olduğunu ağzıma ağzıma söylemekten çekinmiyordu. İçten içe onların golüne de seviniyordum tabi. Müthiş bir goldü çünkü...

Devre arasında Jakie ile birlikte bir şeyler içmeye geçtik. Chelsea'den nefret ettiğini ama Anderson'ı sevdiğinden bahsediyordu. Paralı piçlerin takımı diyordu Chelsea için. Sanırım alkolü fazla kaçırmıştı ve kendini West-Ham'lı zannediyor olmalıydı. Bu yüzden üstüne fazla gitmedim. Arap sermayesi (arka planda yapılan çalışmaların başarısını değerlendirmeye almaksızın [Scouting System & Analyze]) ile şaha kalkmış bir takımın yeni nesil taraftarıydı. Keyif almak için orada olduğumdan bu konuları detaylandırmadan kendi içimde çözüp sohbet etmeye devam ettik. 


Bir keyif oyunuydu. O gün orada olanların çoğu da keyif almaya gelmişti. Sinemaya gitmek gibi, Tiyatroya gitmek gibi, konsere gitmek gibi bir şeydi stadyuma gitmek. Her organizasyonda taraf ve her organizasyonda desteklediğimiz bir sonuç vardır elbet. Konserde sanatçının dilediğimiz şarkısını söylemesi için beklediğimiz anlar olur, bir sinema filminin istediğimiz sonuçla bitmesini ümit ettiğimiz anlar olur, bir müsabakanın da istediğimiz sonuçla bitmesi için isteklerimiz elbette olur. Film de kötü polis kazandı diye perdeyi yıkmayız, sanatçı İstanbul'un sokaklarını söylemedi diye ona küfür de etmeyiz. Futbol'a da bu perspektiften yaklaştığın zaman gerçekten keyif alabiliyorsun. İspanya'da da aynı paralellikte duygular sezmiştim. Bir Avrupa algısıydı bu. Ülkem profili ile hemen sıcağı sıcağına kıyaslama imkanı buldum. Stadyumda oturduğum konum itibari ile 500 kişiyi içine alacak bir dairesel alandaki herkesin tepkisini gözlemleyebiliyordum. İngilizcemin yeterliliği sayesinde kişilerin ağızlarını da okuyabiliyordum.

Futbolcusuna, hakeme, Teknik Direktörüne küfreden kimseye denk gelmedim. Taraftarlar kale arkası ve açık diye tabir ettiğimiz kısımlarda iç içe oturmasına rağmen birbirinin üzerine yürüyen kimseler de görmedim ve haliyle bu "beklenmeyen durum" için saha çevresinde poliste gözlemleyemedim. Oradaki herkesin özel hayatlarında, iş hayatlarında veya sosyal ortamlarında yaşadıkları sıkıntılar, sorunlar elbette vardı ama ülkem de gördüğüm ekonomik kaygıların yarattığı stressi atmak, evde yaşadığı problemlerden uzaklaşmak için "insan+küfür+deşarj=Futbol" denklemi orada eşitliği sağlamıyordu. Ekonomik koşullar belki bizimki gibi değil diye içinizden geçirmiş olabilirsiniz ama senin maaşın 2000TL ise onunda maaşı 2000£'dur alım gücü para birimine göreyse tüm şartlar bence eşittir. Problemin temeli insandadır ve problemin temeli insandır. Eğitimsizlik, at gözlükleriyle bakmak, ufkunun farkına varamamak diye nitelendirdiğim derinliğin çözümsüzlüğünü yaşamaktadır ülkem futbolu.


İkinci yarı başlayıp yerlerimizi aldığımızda bana göre müsabakanın en önemli olayı gerçekleşti. 50 yıl sonra şampiyonluk kazanmış olan günümüz Chelsea'sinin yaşayan efsanesi konumundaki Lampard'ın, Manchester City formasıyla oyuna giriyor olması...

Merakla tepkileri gözlemliyordum. Türkiye'de istisnasız tüm takımların baş tacı yaptıkları futbolcuların "düşman" gördükleri bir diğer takımın formasıyla sahaya girerken yaşanan tribün hareketliliğini Fernando kenara doğru yürürken Lampard oyuna girmek için formasını düzelttiği anda hayal ettim. Gayri ihtiyari çakmak atan olur mu, ayakkabı fırlatan olacak mı? diye odaklanmış bir vaziyette beklerken bu zaman kadar duyduğum en büyük alkış curcunası patlak verdi. Argoda "Error vermek" diye bir tabir vardır ta tam anlamıyla beynim error verdi o an. İdrak edemedim, bildiklerim, deneyimlerim gördüklerimle kafamın içinde çarpışmaya başladı. Tüm stadyum ama tüm stadyum Lampard'ı alkışlıyordu. Oyuna giren sanki Frank Lampard değil de Isa mesih yeryüzüne iniyordu. İnanır mısınız gözlerim doldu. Kıskandım, öfkelendim. Karmaşık bir çok duyguyu aynı anda yaşamaktan gerildim. Sinirlendim. Önce ülkeme sinirlendim sonra kendime sinirlendim. Bu futbolsa ve futbol buysa, biz bunu ne zaman kaybettik ve kaybederken biz nerdeydik? İnsanı merkeze koyup etrafını pozitif olgularla donatmak varken biz tüm bu olumlu yetileri nasıl körelttik? Nasıl yok ettik? Ee hadi körelttik diyelim karşısında ne elde ettik? 1 hafta sonra ülkeme dönecektim ve belki de kim bilir bir daha böyle bir anı asla göremeyecektim. Belki de değil, GÖREMEYECEĞİM. Jakie de LAMPARD diye bağırıyordu Anderson amca da. Jakie'yi kendi eğitimimi bir kenara bırakıp, aldığım kültürel değerlendirme de anlayabiliyorum fakat 60 yaşındaki Anderson amca neden doğal seleksiyona uğramamış? işte bu bizim bam telimiz oluyor sanırım. "Lanet olsun sana Lampard, nasıl satarsın bizi?" diye neden ağzından salyalar akarak bağırmıyordu? Bu sorular şimdilik vicdanınızda dursun.


Stadyumu terk ederken Jakie, ben ve Anderson amca birlikte yürüyorduk. Aynı kapıdan, aynı koridordan birlikte çıkıyorduk. Metro durağına kadar birlikte yürüdük. Hepimizin boynunda kendi takımının atkıları vardı ve ben uzun zaman sonra gerçek bir futbol müsabakasından çıkmanın sevincini yaşıyordum. Teşekkürler Jakie, Teşekkürler Anderson amca. Biz futbol "gavurlarının" sizlerden öğrenecek çok şeyi var lakin önce okuma ve yazmayı öğrenmeliyiz(!) Sonrasında futbol konuşuruz elbette.

 

Benzer Öğeler (etikete göre)