Paslar Futbolun En Büyülü Anıdır

“Hayatının en güzel anı hangi goldü” sorusuna Eric Cantona “bir gol değildi” diyor Hayata Çalım At (Looking for Eric, 2009) filminde. Belki de filmin yönetmeni Ken Loach dedirtiyor ona bunu ama King Eric “bir pastı” dediğinde bunun sadece bir senaryo diyaloğu olduğuna inanası gelmiyor insanın.

Çünkü Eric Cantona’nın futbolculuğu Michael Bay’in sinemacılığına benzemiyor. Michael Bay sonuç odaklı filmler, yani gişe filmleri yapıyor. Amacı (maddi anlamda) başarılı olmak ve bu konuda başarılı da. Futbolun Michael Bay’i olsa olsa skor makinesi Jose Morinho olabilir. Cantona’ysa daha çok Martin Scorsese’ye benziyor: yaptığı işi çok iyi yapan ve sadece kendi yaptıklarına değil, kendisinden önce yapılanlara da aşık olan, kendisinden önce gelenleri bilen, onlara büyük bir saygı duyan ve bunu sık sık ifade eden birisi. Scorsese, ya da Bernardo Bertolucci, ya da Jean-Luc Godard, ya da Fatih Akın sıradan yönetmenler değiller. Onlara aynı zamanda “sinefil” deniyor çünkü sinema tarihini çok iyi biliyorlar. Futbol tarihini çok iyi bilen, çok iyi bilmekten öte, futbol tarihine aşık olan insanlar için kullanabileceğimiz, “sinefil” gibi özgün bir kelime yok. “Futbol romantiği” diyebiliriz en fazla – ya da “joganita”. Eric Cantona bir futbol romantiğidir. Eric Cantona bir joganitadır.

Kral Eric’in hayatının en güzel anı bir pastı. Ve paslar futbolun en büyülü anıdır. Pas atmak bir dayanışma sembolüdür çünkü. Pas atan futbolcu pası attığı kişiye bir itirafta bulunur: “Sen olmasan benim hiçbir anlamım kalmaz.”

Şutu herkes atabilir. İki çalım atar, kaleyi karşına alıp bir şut atarsın. Gol olur. Belki çok önemli bir maçın galibini belirleyen bir goldür hatta bu ve kahraman olursun. Ama futbol bir takım oyunudur ve tıpkı hayat gibi, futbolun da hiçbir anlamı olmazdı, takım arkadaşların olmasa. Pas büyülüdür çünkü top ayağından çıktığında hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyarsın takım arkadaşına. O yoksa sen de olamazsın. Futbol biraz budur. Ve hayat da biraz budur.

Tribünleri hep paslaşan futbolculara benzetirim. Pas atıldığında karşındaki futbolcunun kim olduğu önemli değildir çünkü. Önemli olan orada birisinin olmasıdır. Tribünde kimlerin olduğunun da önemi yoktur. Önemli olan orada birisinin olmasıdır. Fever Pitch’te (1997, Yön.: David Evans) bir futbol romantiği (ya da joganita) olan Paul ve futboldan anlamayan sevgilisi Sarah, Hillsborough faciasının haberini alırlar. “Artık gitmezsin herhalde maçlara, bak neler oluyor” der Sarah. Maç günü geldiğindeyse “bana ihtiyaçları var” der Paul. O tribünde herhangi birisi olabilir aslında, futbol kulübü için değişen bir şey olmaz genellikle. Kulüplerin tribündeki bireylere ihtiyacı yoktur ama aynı zamanda vardır. Her birine.

Italo Calvino Görünmez Kentler’de şöyle anlatıyor tribünleri: “‘Peki köprüyü taşıyan taş hangisi?’ diye sorar Kubilay Han. ‘Köprüyü taşıyan şu taş ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavsi,’ der Marco. Kubilay Han sessiz kalır bir süre, düşünür. Sonra ekler: ‘Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer.’ Marco cevap verir: ‘Taşlar yoksa kemer de yoktur.’”

Tribünü hangi taraftar oluşturur? Hiçbiri. Ama taraftar yoksa tribün de yoktur. Ve tribün yoksa, futbolun hiçbir anlamı kalmaz. Belki de yönetmen Ken Loach’un futbol aşkı, tüm bunların farkında olduğu için, basit bir taraftarlıktan daha farklı bir noktadır: Ken Loach her zaman yaşadığı yerin takımını destekliyormuş. Ve yaşadığı yer değiştiğinde, tuttuğu takım da değişiyormuş. Cantona “Eşini değiştirebilirsin, dinini değiştirebilirsin, siyasi fikirlerini değiştirebilirsin ama asla takımını değiştirmezsin” minvalinde bir şeyler söylemişse de Ken Loach buna pek katılmıyor. O maçına gidebildiği takımı tutuyor her zaman. Çünkü maçına gidemediğin takımı tutmak saçmadır. Maçına gidemediğin takımın sana ihtiyacı yoktur.

2000’lerin ortalarından itibaren Kuzey Afrika’yı saran ultra rüzgarı Mısır’da, Al Ahly tribünlerinde de esiyordu. 2011’de Mısır’da bir devrim oldu ve yapılan seçimlerde Muhammed Mursi devlet başkanı seçildi. Bu nedenledir, basında sık sık devrim Müslüman Kardeşler’in eseri olarak lanse edilir. Oysa devrimi yapan Müslüman Kardeşler değildi – tribün kardeşleriydi, Ultras Ahlawy’ydi ve bir diğer ultra grubu Ultras White Knights’tı. Arap Baharında Mısır sokaklarına çıkıp statükoyla çatışan kişiler futbol taraftarlarıydı ve dünya tarihinde ilk kez futbol taraftarları bir devrim yapmıştı.

Bu devrimden bir yıl sonra, Port Said şehrindeki Al Masry deplasmanı birçok Ultras Ahlawy üyesinin son deplasmanı olduı. Maçın bitimiyle birlikte yetmiş iki Al Ahly taraftarı tribünde vahşice katledildi. Olayın iç yüzü hiçbir zaman aydınlatılmadı. Port Said katliamından beri Mısır’da futbol maçlarına izleyici alınmıyor. Pası atacak kimse yoksa, pas neye yarar? Maçı izleyecek kimse yoksa, maç neye yarar? Marco Polo şöyle diyordu: “Taşlar yoksa kemer de yoktur.”

Fotoğraf: Almanya Futbol Federasyonu