Portekiz’in Lanetlenmiş Mevkisi: Forvet

Tarih boyunca başarılar yakalamış takımlara baktığımızda turnuva tecrübesi, kaliteli ekip, iyi bir sistem ya da iyi bir jenerasyon görürüz. Mesela tek başına bir turnuva tecrübesi Arsenal’i her zaman Şampiyonlar Liginde bir üst tura taşıyor. Tüm mevkilerle kaliteli bir ekip, sistemsiz bir Manchester City’i United’ın önünde şampiyon yapabiliyor. Sade iyi bir sistem Yunanistan’ı tarihe bir kara leke olarak geçse de zafere ulaştırabiliyor.

Ancak iyi bir jenerasyonunuz varsa tek başına yetmiyor. Tüm mevkilerde iyi bir jenerasyon gerekirken, iyi de bir sisteminiz ve aynı zamanda tecrübenizin de olması gerekiyor. Bunlardan biri eksikse Altın olarak nitelenen jenerasyonlar Portekiz milli takımı gibi çöp olabiliyor.

Portekiz Milli Takımı tarihinde kendi evlerinde düzenlenen şampiyona dışında yarı finalden öteye hiç gidemedi. Dünyaca ünlü yıldızlar yetiştiren Portekiz’in ‘’bu sefer olacak’’ sözleriyle başlayan turnuvalar hep forvet yoksunluğundan hüsranla bitti. Kanat oyuncusu yetiştiği kadarının yüzde 10’u forvet yetişseydi Portekiz’in kara talihinin bitme olasılığı oldukça yüksekti. Eusebio’dan bu yana futbol sahnesine elle tutulur bir tane golcü koyamayan Portekiz artık çareyi Ronaldo’yu maç içerisinde daha fazla 18 içine sokarak arıyor. İberyalıların forvet konusunda ki bu şanssızlığı milli takımın varlığından bu yana çıkardıkları en iyi jenerasyonun bile yitip gitmesine neden oldu. İyi bir jenerasyon, iyi bir sistem ve turnuvalarda yeterinde tecrübe elde etmelerine rağmen yakaladıkları jenerasyonunun her mevkiye ulaşmaması ülkenin kara talihi olmuştu.

Altın Jenerasyon Geliyor

 

1989 yılında Dünya Gençler Şampiyonası’nda zafere ulaştıklarında yukarıda bahsettiğim en iyi jenerasyonun temelleri atılmıştı. Kariyerinde Porto, Barcelona, Lazio ve Parma gibi dönemin en iyi takımlarında oynama başarısı gösteren Fernando Couto bu turnuvayla kendinden söz ettirdi. Golcü Joao Pinto, Jorge Couto ve Paulo Madeira’da bu turnuvada parlayan isimlerden biriydi. Bu oyuncuların yanı sıra Luis Figo ve Rui Costa gibi bir döneme damgasını vuracak, bonservisine yüksek bedeller ödenecek isimlerinde parlayacağı 1991 Dünya Gençler Şampiyonası asıl Portekiz’in yaratıldığı turnuva olmuştu.

1992 Avrupa Şampiyonasında ise elemelerde Van Basten’li, Gullit’li ve Bergkamp’lı Hollanda’ya geçilen Portekiz golcü eksikliğini hissetmiş, turnuva bir başka bahara kalmıştı. 1994 Dünya Kupasına da katılamayan Portekiz Rui Costa ve Figo’nun önderliğinde 1996 Avrupa Futbol Şampiyonasına katılmayı başarmıştı. İrlanda’nın önünde grubu lider tamamlayan Portekiz turnuvada Türkiye’nin de bulunduğu grupta Danimarka ve bir başka altın jenerasyon Hırvatistan’la bir araya gelmişti. Zor bir gruptu ancak Vitor Baia gibi dünyanın sayılı kalecilerinden birinin koruduğu kale ve önündeki aşılmaz Couto’lu savunmayla Portekiz liderliği eline almıştı. Rui Costa, Figo, Secretario, Joao Pinto ve Sa Pinto gibi daha sonraki turnuvalarda da kendine yer bulacak isimlerle zirveyi bırakmayan İberyalılar çeyrek finalde bir başka iyi jenerasyon Çek Cumhuriyetinin kurbanı olmuştu. Maçta iyi oynayıp net gol pozisyonları bulmalarına dönemin yıldızı parlayan oyuncusu Poborsky’nin muhteşem aşırtmasına karşı koyamadılar.

1998 Dünya Kupası Portekiz için yine hüsran olmuştu. Elemelerde Almanya ve Ukrayna ile aynı grupta mücadele eden Portekiz 1 puan farkla 3. olmuş ve bir kez daha Dünya Kupasına elveda demişti. Rakiplerinde Klinsmann, Bierhoff, Rebrov ve Shevchenko gibi önemli yıldızların bulunduğu yerde hala elinde Sa Pinto ve Joao Pinto gibi baş altı golcüler bulununca kaçınılmaz son yine gelip çatmıştı.

 

Euro 2000 diğerlerine göre iyi bir turnuva olmuştu. Elemelerde Hagi’li Romanya’nın ardından şampiyonaya kendini atmayı başaran Portekiz’de artık Nuno Gomes ve Pauleta gibi eli yüzü biraz düzgün forvetler çıkagelmişti. Kanat oyuncusu kavramının içini net olarak dolduran Sergio Conseicao’da bu takımın kaymaklarından biriydi. Porto’lu Vitor Baia, Lazio’lu Couto, Barcelona’lı Figo, Fiorentina’lı Rui Costa, Everton’lu Abel Xavier, Deportivo’lu Pauleta ve Benfica’lı Nuno Gomes takım iskeletinin önemli isimleriydi. Bu takımla Hagi’li Romanya’nın arkasında Rui Costa’nın üstün gayretleriyle Avrupa Futbol Şampiyonasına katılan Portekiz öyle bir gruba düşmüştü ki içinden çıkılması imkansız gibiydi. Elemelerde geçildiği Romanya, bir önceki turnuvanın sahibi Almanya ve Shearer’lı, Owen’lı, Beckham’lı İngiltere ölüm grubunun üyeleriydi. Ancak Portekiz yakaladığı bu jenerasyonun kanatlarıyla müthiş bir iş çıkarıp grubu süpürerek herkesi şaşkına çevirmişti. Kimse onlardan bu kadarını beklemiyordu. İngiltere’yi 3-2, Romanya’yı 1-0’la geçen Portekiz Almanlara karşı alınabilecek en zor skorlardan biriyle 3-0’la geçmeyi başarmıştı. Conseicao’nun hat-trick yaptığı maçta turnuvaya damga vuran İberyalılar turnuvayı kazanacak takımlar arasına girmişti. Çeyrek finalde Nuno Gomes’le Türkiye’yi alt eden Portekiz yarı finalde Fransa’yla eşleşmişti. Turnuvayı kazanacak Fransa’da bir Zidane gerçeği vardı ve dönemin en iyi futbolcusuydu. Onu durdurmanın çok zor olduğu yazılıp çiziliyordu ve beklenildiği gibi olmuştu. Dünyanın kapıldığı Zidane akımına Portekiz’inde kapılmasıyla  yakalanan bu jenerasyondan bir kez daha hasat alınamamıştı.

 

2002 Dünya Kupası elemelerinde ise Hollanda’nın saf dışı bırakıldığı grupta İrlanda’yla birlikte Güney Kore/Japonya’ya adını yazdırmıştı Portekiz. Ancak düştükleri D grubunda Amerika, Güney Kore ve Polonya gibi nispeten kolay bir grup olmasına rağmen bir üst tura adını yazdıramamıştı. 96’da fırtına gibi esen takımın hocası olan Oliviera’yla tekrar bir araya gelen takımda bu kez maya tutmamıştı. Sistemi istediği gibi kuramayan hoca takımın genel olarak kötü olmasına engel olamazken dünya standartlarında bir golcünün olmaması ve tüm yükün Rui Costa ve Figo’ya bırakılmasıyla takımın gruptan çıkması gerçekten zordu.

 

Jenerasyonun Son Şansı

2004 Avrupa şampiyonası Portekiz’in ayağına gelen en iyi ve son fırsattı. Kendi evlerinde ağırlayacakları rakipleri alt etmek daha kolay olacaktı. Ronaldo gibi günümüze damga vuran bir isminde artık yavaş yavaş ısınmaya başlamasıyla birlikte Portekiz’in şansı bir hayli yüksekti. Rui Costa’nın arkasına birde Mourinho’lu Porto’nun maestrosu Deco gelmişti.

İlk maçta Yunanistan’a kaybeden Portekiz daha sonra Rusya ve İspanya’yı saf dışı bırakarak durumu toparlamıştı. Ancak golcüler yetenekleri itibarı ile ağırlığını koyamıyordu. Dönemin parlayan oyuncuları Maniche, Ronaldo ve emektar Rui Costa’nın sırtında gidiyordu Portekiz Milli Takımı. Postiga ve Nuno Gomes zaman zaman destek verse de etrafında ki dünya yıldızlarına sürekli ayak uydurmak her yiğidin harcı değildi.

Çeyrek finalde penaltılarla İngiltere’yi aşan Scolari’li Portekiz, yarı finalde bir önceki turnuvaya katılamayarak herkesi şaşkına çeviren Hollanda’yı da mağlup etmeyi başarmıştı. Ronaldo ve Maniche’nin golleriyle finale adını yazdıran Portekiz’in rakibi Rehhagel’in Yunanistan’ıydı. İlk maçta kaybettikleri rakibinden rövanşı almak, Rui Costa ve Figo’yla başlayan altın jenerasyon artık göçüp giderken bir de kupa kazanmak istiyorlardı. 89’dan bu yana kenar oyuncularının üstün gayretiyle bir yerlere gelmeye çalışan Portekiz sonunda kendini finale yazdırmıştı. Ancak karşısında ki rakip hala oyun planının tartışıldığı ve ne kadar zevk almasak da Rehhagel’in savunmacı taktiğini dünyaya miras bırakan Yunanistan’dı.

 

Catennaccio’dan sonra belki de uzun yıllar sonra bu kadar katı bir savunma anlayışı gören futbol severler buna alışmakta güçlük çekiyordu. Hala tartışıldığı üzere bu Yunanistan o savunmacı stiliyle bir atıp üç alma zihniyetiyle Portekiz’i kendi evinde yenmişti. Yunan savunmasını aşmayı bir türlü başaramayan Portekiz’in yetersiz forvetleri yılların emeğini yine çöpe atmıştı. Altın jenerasyonun bir kez daha elinden kaydığı bu turnuva Portekiz’in tarihinde geldiği en iyi seviye olmuştu. Bundan sonra bu jenerasyondan kalan tek isim olan Figo’nun da katılacağı son turnuva olan 2006 Dünya kupası yarı finalinde bir kez daha Zidane kabusuyla karşılaşan İberyalılar bir kez daha boyun eğmişti.

 

1989 yılında başlayan ve 2 yıl sonra Figo ve Rui Costa’yla taçlanan bu jenerasyon artık son olarak Figo’nun da milli takımdan çekilmesiyle son bulmuştu. Yıllarca beraber oynayıp dünya yıldızlarına ev sahipliğini yapan Portekiz Milli Takımı gerek forvet eksikliğinden gerekse şanssızlığından yakalanan jenerasyonun emeğini almayı başaramadı. 2006’dan sonra yeni yeni isimlerle kadrosunu güçlendiren Portekiz 2014 Dünya kupası öncesine kadar katıldığı 3 turnuvada da yarı finalden öteye hiç gidemedi.

Nuno Gomes, Joao Pinto, Sa Pinto, Liedson, Pauleta, Postiga ve Almeida yerine bir Shevchenko Portekiz’li olmuş olsaydı onlar için her şey çok daha farklı olabilirdi.