Endüstriyel Futbolla Birlikte Düşeyazan Tribün Felsefesi: Ultralar

Futbolun Avrupa’da ortaya çıkışı ve gelişimi tam anlamıyla kavgacı bir yapı üzerine kuruludur. İlk zamanlar ölenlerin bile olduğu müsabakalar, kiliseler tarafından yasaklanır. Zamanla bir kurallar dizisine dönüşüp, kolejlerde yaşamaya devam eden futbolun, halkın arasına karışması Avrupa’daki sınıf bilincinin gelişmeye başlamasıyla eş zamanlıdır. 

Futbol taraftarlığı da bu süreç içinde kimliğini bulmaya başlar. Yani Avrupa’da futbol gibi futbol taraftarlığı da bir sınıf mücadelesi şeklinde yol alır. Bu süreç Thatcher  modeli olarak anılan; 1989 Hillsborough ve Hill statlarında yaşanan facia ve ölümler sonrası yayınlanan Taylor raporuyla beraber holiganizme karşı savaş yaftasıyla statların dizaynına kadar devam eder. Bu zaman diliminde ortaya çıkan taraftar gruplarından, “ULTRA” gruplar dünya tribünleriyle bütünleşmiş bir kavram olarak önümüze geliyor.

Ultra, Latincedeki aynı kelimeden geliyor ve en basit anlamıyla, bir futbol takımına gönül vermişliği ileri götürüp stadyumda düzenli şekilde desteğe vardıran, bunu da koreografi, meşaleler, pankartlarla yapan taraftar grubu olarak tanımlanabiliyor. Tarihte kurulmuş ilk ultra grup Hajduk Split’in Torcida taraftar grubudur.  Kale arkalarında ikamet etmek, sıkça deplasmanlara gitmek, maçlar sırasında hiçbir zaman oturmamak, maç öncesi ve sonrası toplu halde stadyuma geliş ve stadyumdan gidiş, duvar yazıları, gruba özgü kıyafet tasarımları ultra gruplarının en fazla kullandığı ögeler. Buna zaman ilerledikçe, felsefelerin uyuştuğu, sınır ötesindeki diğer tribün gruplarıyla kurulan kardeşlikler de eklendi. 20. yüzyılın sonlarında bu harekete yepyeni bir kimlik de eklendi. Artık ultra sözcüğü, sosyalizm veya sol politik kanattaki benzer görüşlere sahip insanların benimsediği bir tribün kültürü olarak görülmeye başlandı. Buna rağmen sağ politik görüşe yakın olan Grobari (Partizan), Gate 13 (Panathinaikos), La Familia (Beitar Jerusalem) ve belki de en ünlüleri Irriducibili (Lazio) gibi gruplar da ultra grupları arasında sayılıyorlar.

Ultra gruplar takımlarını kayıtsız şartsız desteklemek dışında kulüpleriyle ilgili kararlarda da etkin rol almaktadır çoğu zaman.  Örneğin AEK tribünlerinin en önemli grubu Original 21’in kurucularından olan Dimitris Hatzihristos ultras sistemin bile çok ilerisinde bir yapılanmaya imza atıp ve 4 sene önce taraftar devrimiyle amatör şubelerin yönetimini de ellerine aldı. Panathinaikos tribünlerinin baskın grubu Gate 13, inşaatı yeni tamamlanan stadyumun projesini, kulüp sitesinde açıklanan 10 seçenek arasından mabetleri olacak stadyumu seçtiler. Torino derbisinin 2 tarafı Juventus ve Torino’lu fanatikler, Berlusconi hükümetinin tribünler üzerinde hâkimiyet sağlamak için uygulamaya koymayı planladığı taraftar kart projesi “Tessera del Tifoso”ya hep beraber sokaklarda tepki koydular. Marsilya kulübünün Ultra grubu kendi tribünlerinin bilet satışını kulüpten aldılar ve Marsilya kulübü üzerinde büyük bir etkiye sahipler. Arjantin’den, İtalya’ya ve hatta Japonya ile Avustralya’ya kadar, Orta Avrupa’dan yükselen bu ekolü hemen hemen bütün taraftarlar, kendi ülkelerinin kültürleriyle birleştirip eyleme döktüler.

Tribünlerin Kentsel Dönüşüm Projesi: Taylor Raporu(Thatcher Modeli)

İngiltere’de neo-liberal dalganın M. Thatcher dönemiyle beraber daha da ağır görülmeye başlayan etkilerinden bağımsız değil bugünün Premier Ligi. M. Thatcher’in iktidarıyla beraber işçi sınıfına da savaş açar. Futbola karşı yaklaşımı da bundan bağımsız bir gelişim göstermez. Holiganizme savaş adı altında çalışan sınıfların stattan dışlanması süreci başlar. Bir tarafıyla endüstriyel futbolun temelleri atılmış olur. 1989 Hillsborough ve Hill statlarında yaşanan facia ve ölümler sonrası yayınlanan Taylor raporuyla beraber holiganizme karşı savaş yaftasıyla statların dönüşümü başlar ve bu aynı zamanda taraftar profilinin de dönüşümünü de içermektedir. Sürecin başında daha çok yasaklamalarla başlayan iktidar pratikleri, özellikle 1990 sonrası (1992’de Premier Lig’in kurulmasını da içeriyor) futbol kulüplerinin, taraftarı üzerinden stadyumların dönüşümüyle beraber daha farklı kılıflarla ortaya çıkar.

Statlar, ayakta maç izlemenin minimize edildiği, hafta sonu maçların oynandığı bir mekandan öte, içinde tüketimi (alışveriş merkezleri, otoparklar, bar vb.) barındıran, aynı zamanda bilet fiyatlarındaki artışlarla (son on yılda yüzde iki yüze yakın bir artış oldu) beraber artık taraftarın statlardan kopuşu netleşir. İş özü,  Avrupa çapında stadyum içi özgürlüklerin kısıtlanması Taylor raporuyla birlikte başlar.

Türkiye Tribünleri

İngilizlerin Bornova’da ilk başlama vuruşunu yapmasıyla Türkiye’de başlayan futbol, sınıfsal bir mücadeleden ziyade ilk günlerden beri sosyolopolitik bir zemin üzerinde yükselmiştir. Bu durum tribünlere de yansımıştır. Türkiye tribünlerinde tam manasıyla ULTRA olarak adlandırılabilecek bir oluşumun olmaması Türkiye’de futbolun başlangıcıyla ilişkilendirilebilir. Az da olsa benzerlik taşıyan grupların ortaya çıkışı da çok eski değil. Tribün gruplarının organize şekilde, amatör bir ruhla örgütlenmesi ile ilgili tarihimizde çok fazla örnek olmadığı gibi, ultra felsefesinin olgunlaşma döneminden çok, nihayete erdiği son 20 yıla denk gelen Türkiye tribünlerinde görülen birçok tribün grubu, futbol ekonomisinin gerçekleri ile beraber ortaya çıktı. Özellikle İstanbul’un 3 kulübünün taraftarları kulüp yönetiminin karar alma süreçlerinin etkileyen değil, tam tersine onun eylemlerine razı olan bir hava içerisine girdiler. Bir kısmı, tribünlerin manipülasyonunda bile kullanıldı.

 Türkiye’de evrensel “ultra” kültürüne en fazla yaklaşan tribünler ilginç şekilde, ülke futbolunun en üst değil bir alt  kademesinde sahne alıyor. Adana Demirspor’un tribün grubu Mavi Şimşekler takımlarının defalarca yaşadıkları yıkıma rağmen takımlarına olan desteği elden hiç bırakmadılar. İçeride takımla olan bağlarını devam ettirirken uluslararası alanda da iyi işlere de imza attılar. Öncelikle mavi-lacivert renklerin İsveç’teki temsilcisi Djurgardens’in taraftar grubu Jarnkaminerna ile kurulan dostluk, ardından, dünya çapındaki ultra gruplarının düzenlediği en bilinen organizasyonlardan olan, ırkçılık karşıtı Mondiali Antirazzisti’ye katıldılar. Hem takıma verdikleri kayıtsız şartsız destek, hem kısa süre önceki yönetim değişikliğinde oynadıkları rol hem de evrensel bazdaki eylemleri onları ülkedeki taraftar grupları arasında apayrı bir yere yerleştirdi.

Bunu dışında, ultra kültürü karşısında Türkiye’nin durumu biraz farklı. Hırvatistan ve Sırbistan gibi ülkelerden daha fanatik taraftarların olduğu bir ülkeyiz ama bu fanatizm hiçbir zaman ultra karakteri kazanamadı. Türkiye’deki tribünlerin profili genelde kendi milliyetçi geleneklerimizle İtalyan ögelerin karışımı oldu her zaman. Türkiye’de var olan ciddi Livorno ve Lazio sempatisinin de sebebi bu, bir şekilde. Ülke tribünlerinin icraatlarının genelde diğer tribün gruplarına üstünlük sağlamak için yapılan eylemlerden ibaret olması, onların kulüp yöneticilerini etkilemek, kulüp adına alınan kararlarda rol oynamak gibi önemli konularda zayıf kalmalarına yol açıyor.

İstanbul’un üç takımından, Beşiktaş’ın Çarşı grubu, toplumsal olaylarda takındığı tavır zaman zaman takdir kazansa da mevcut federasyon başkanının Beşiktaş başkanlığı döneminde yaptığı icraatları engelleyecek herhangi bir hareketinin olmaması onları ultra kültürden uzaklaştıran başlıca etkenlerden. Diğer yandan Avrupa’nın en pahalı kombinelerini satın alan Fenerbahçe ve Galatasaray kulüplerinin taraftarları da sadece kâğıt üzerinde ultra kalıyorlar.

6222 sayılı sporda şiddet ve düzensizliğin önlenmesine dair kanun Taylor Raporunun bir benzeridir ve bu kanun Türkiye’deki futbolseverleri potansiyel suçlu olarak görmektedir. Bu kanuna tribünlerden herhangi bir tepkinin gelmemesi Türkiye’de futbol taraftarlığının ne durumda olduğunu özetlemektedir.

 

Hatırlatma: 15 Nisan 1989 tarihinde Liverpool ile Nottingham Forest takımları arasında oynanan Federasyon Kupası yarı final maçında, polisin stat kapılarını açması nedeniyle dışarıda kalan taraftarlar içeriye girmiş, tribünde kargaşa çıkmış ve 96 taraftar ezilerek can vermişti. O dönemde hazırlanan Taylor raporu ile birlikte endüstriyel futbolun temelleri atılmıştı. Olayla ilgili hazırlanan ilk raporda, olayların en büyük sorumlusu olarak polisin tutumu gösterilse de, o rapor Sümen altı edilmişti. Olaydan tam 23 yıl sonra İngiltere Başbakanı David Cameron, hayatını kaybedenlerden devlet adına özür dilemiştir.