Hakemim Ben, Yeni İndim Olympos’tan

Hakem.. Nedir hakem? Türk Dil Kurumunun sözlüğündeki karşılığı aynen şöyle: “Oyunun kurallara göre yönetilmesinden sorumlu olan ve kararlarına uyulması gereken görevli.”

Peki nerden gelmiştir hakem? Neden gerek duyulmuştur?  Önce biraz hakemlik tarihinden bahsedelim. Dünyada hakem ve Türkiye’de hakem diyelim. Sonra bugünkü noktaya nerden gelindiğinin hesabını yapalım. Kararlar yine vicdanların.

Çin’de ortaya çıkan ve “günümüz futbolunu andırmayan” oyunu bir tarafa bırakırsak ve ayak topunun doğum yeri İngiltere. Futbol İngiltere’de 1819 yılına kadar hakemsiz oynandı. Belirli kurallar dâhilinde oynanmayan bu müsabakaların çoğunda ağır yaralanmalar hatta ölümler oluyordu. Sebep bu mudur bilinmez ama kilisenin yönlendirmesiyle halkın futbol oynanması yasaklandı. Sanayi devrimine kadar futbol kolejlerde varlığını sürdürdü. Sanayi devriminden sonra hızlanan okullaşma faaliyetleri ve okulun olduğu yerde kurallar kümesinin varlığından mütevellit ve buna ek olarak futbolunda o dönemlerde çoğunlukla okullarda oynandığı gerçeği göz önüne alınırsa hakemlik ve buna paralel olarak bir kurallar hiyerarşisinin ortaya çıkması gayet mümkündü…

1865’de Ofsayt
1873’de Korner kullanımı
1875’de kale değişimi gibi kurallar getirildikten sonra  1884’de hakemler artık futbol sahalarının tanrısı olmuştu. Tabi o dönem bugün ile kıyaslandığında teknik anlamda çok daha farklıydı. 3 Hakem vardı. Birisi bir yarı sahada öteki bir diğer yarı sahada, son hakem ise masa başında… Masa başında olan hakem hem skoru kaydetmekte hem zamanı tutmakta hem de saha içindeki iki hakemin kararsız kaldığı durumlarda inisiyatif kullanıp karar verebilmekteydi.

1896’da artık kurallar yazılı bir şekilde ortaya konduktan sonra 1906 yılında masa başındaki hakem sahanın içine günümüz orta hakemi olarak geçti ve her yarı sahadaki hakemler ise yine günümüzdeki şekliyle çizgi kenarlarına inmiştir.

Hakem olgusu 1900’lü yılların başlarında futbolumuza girmiştir. Futbolu bırakan kişiler hakemlik yapmaya başlamış, ayrıca kendi takımının maçı olmayan futbolcular diğer takımların maçlarında hakemlik yapmışlardır. Zaman ilerledikçe de mümkün mertebe eski ünlü futbolcular hakemlik yapmaya başlamıştır. Ülkemizdeki ilk hakem James La Fontaine’dir. İlk Türk futbolcu Fuat Hüsnü Kayacan ise ilk Türk hakemdir.

Cumhuriyet Türkiye’sinde Tevhid-i Tedrisat ile İngiltere’ye benzer şekilde okul sporları anlayışının gelmesi ile bizde de bu bölgelerde futbol yaygınlaşmış ve hakemlikte buna paralel olarak yaygınlaşan / uygulanan / özenilen bir kurum haline gelmiştir.

İlk Fifa kokartlı hakemimiz 17. Roma Olimpiyatlarında Arjantin-Polonya maçını yöneten Sulhi Garan’dır. İtalya-Hollanda maçına ise Zulbahar Sağnak çıkmıştır. Ne komiktir ki şimdi ülke hakemleri uluslararası maçlar yönettiğinde tabiri caizse “ülke gündemi” olmakta. İleri daha da ileri gidecekken geri daha da geri düşüyoruz..

Gelinen nokta aslında ülke adına çok üzücü lakin bu ülkede futbol için üzülecek herhangi bir şey kalmadı. Çünkü futbolu kalmadı. Milletçe daha başarılı olabileceğimiz bir alana yönelmek ve bu anlamda dünya gündemine oturacak eserler sunmak gerek. Mesela tiyatro gibi, son iki yıldır sergilenen oyunları hepimiz görüyoruz.. Oynayanlar nasıl başarılı!! İnanın.. Güvenin.. Çünkü hiç zor değil. Çok büyük ya! İstanbul “bile” bu anlamda başarıdan başarıya koşmaya ödülden ödüle zıplamaya hoplamaya yeter.

Devam edelim… 1920’lerden 1960’lara gelirken futbol çok hızlı gelişmiş ve yoruma açık hale gelmiştir. Hal böyle olunca bu süreçte hakemler itibarsızlaşmış ve buna çözüm niteliğinde 1990’lı yıllarda 4.hakem getirilmiştir. 

Şampiyonalar ve Turnuvalar ile ülke ekonomisi düzeltilebilecek / rayına oturtulabilecek / yola koyulabilecek / geliştirilebilecek (artık ne derseniz deyin) iken ve dünya da bunun örnekleri varken hakemlerin ne kadar zor bir görevde ne kadar etkin bir konumda olduğunu göz ardı etmemek gerekir. “Para” yıllar boyu her şey için yapılandır. Avrupa Şampiyonaları.., Dünya Kupaları… Ülkelere milyarlarca liralık paralar kazandıran etkinliklerdir. Etkinliği ülkene almak için seni şekilden şekilde sokan yine o paradır. Ve o “ulvi” amaç sahada garip kıyafetler içinde nohut yuvarlayan birinin dudakları arasındadır.
Hakemler olmayınca futbol müsabakalarında KARGAŞA çıkar peki ya hakemler olunca? KAOS… Bu hassas durum için dikkat etmek, edemiyorsak gitmek gerek… 

 



Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra ortaya çıkan karışıklığın giderilmesi için Hz.Ali halife tayin edilmişti fakat Hz. Aise, Zübeyr, Talha ve Şam valisi Muaviye, Hz. Ali’ye biat etmemişlerdi. Hz. Osman’ın öldürülmesinden Hz.Ali’yi sorumlu tutuyorlardı. Fakat Hz. Ali olayla uzaktan yakından alakasının olmadığını, zorla ve tehdit ile halife yapıldığını ve istemediğini ileri sürmüştü. Hal böyleyken Cemel Vakası’ndan sonra Hz. Zübeyr ve Aise bu görüşlerinden vazgeçti, buna karşı Muaviye ise Hz. Osman’ın kanlı gömleğini Şam halkına göstererek halkı galeyana getirdi ve Hz.Ali’ye karşı halkı cephe aldırttı.

Bunun üzerine Hz. Ali, Medine’deki Müslümanları toplayarak Muaviye’nin üzerine hareket etti. İki ordu Sıffin ovasında karşılaştı. Hz. Ali “savaş olmasın itaat et” denmesi için elçiler gönderdi fakat Muaviye yanaşmadı. Haftalarca karşılıklı elçiler gönderildi ama sonuç çıkmadı. 110 gün bekleyiş sürdü. Hz. Ali taraftarlarının saldırısıyla savaş başlamış ve Muaviye’nin karargâhına kadar durmaksızın ilerlemişti. Muaviye durumun kötüye gittiğini Hz. Ali tarafından öldürüleceklerini fark etmiş ve başkomutanı Ibnü’l-Ass’a “maharetini göster yoksa mahvolduk.” demiştir. Bunun üzerine Ibnü’l Ass Muaviye’nin askerlerine “Kimin yanında musaf varsa mızrağının ucuna takarak havaya kaldırsın.” Müslümanlar Kuran’a karşı gelemezlerdi ve nitekim de öyle oldu. Hz.Ali’nin yanındaki bir grup Hz.Ali’yi öldürmekle tehdit etti. Hz.Ali ise “Onlar dine ve Kuran’a sahip ciddi ve samimi insanlar değiller. Ben onları bilirim. Hakkınızı almaya ve doğru olan işinizi yapmaya devam edin.” demesine rağmen askerler: “Biz Kuran’a karşı kendimizi ortaya atıp meydan okumayız.” diyerek savaşmaktan vaz geçtiler. Hz. Ali’de “artık harbi bırakmaktan başka çaremiz yok.” diyerek sulha, ister istemez razı oldu. Böylelikle sulhun akdedilmesi için Kurâ ehli, Müslümanların arasındaki sorunun çözümünde Kur’ân’ı hakem olarak kabul eder. Her iki tarafta kendi içlerinden razı oldukları birer kişi gönderir ve o iki kişinin Allah’ın kitabında olan hükümle karar vermelerine, kitaptan şaşmamalarına dair onlardan söz alınır. Daha sonra da anlaştıkları şeye uyulur. Muaviye , Amr b. El-âs’ı, Hz.Ali ise istemeyerek de olsa Ebu-Musa’yı seçer. İkisinin de yemin ettiği, tarafların belirlendiği bir metin yazıldı. Daha sonrasında her iki taraftan da dört yüz kişilik gruplarla birlikte Cendel’de toplanıldı ve karar beklendi. Uzun süren tartışmalar ve karşılıklı sorulan sorular neticesinde ne Hz.Ali ye ne de Muaviye’ye biat edilmemesi, onlarla sulhun devam edemeyeceğine kanaat getirdiler. Dönüp sırayla kararlarını açıkladılar. Önce Ebu Musa, Hz.Ali’yi halifelikten aldığını açıkladı fakat daha sonrasında açıklama sırası Amr El-âs’a gelince o “Ebu-Musa’nın söylediklerini duydunuz o Ali’yi halifelikten almıştır bende onun yerine Muaviye’yi halife tayin ettim.” demiştir.

 

Alın size hakem hatası!


2001 yılında Almanya’da Bayern Münih şampiyon olurken Schalke’nin şampiyonluğunun gasp edildiği ve bu gaspın bir hakem hatasına bağlandığı maçta maçın hakemin Markus Merk’di. Hakemlik hayatı bitinceye kadar ( son 7 yılı boyunca ) hiçbir Schalke maçına atanmayan Markus Merk bizim ülkemizde hakem otoritesi konumunda ise ya biz “Hakem Olayı”nı yanlış anladık ya da Almanlar “herkes oynar Almanlar kazanır” derken “hakem hatalarıyla kazanır” ibaresini eklemeyi unutmuşlar… Otorite.. Merk şöyle dedi böyle dedi. Ne diyelim böyle buyurmuş Zerdüşt…
Futbol oyunu insanların oyunudur insanlar tarafından oynanır ve yine insanlar tarafından yönetilir ve daima da böyle olacaktır. İnsanın olduğu yerde hata elbette olur diyenleri duyar gibiyim ama senden daha az hata yapanda elbet olur. Futbolun bir dizi hatalar oyunu olduğunu ve bu hataların mükemmel bir şekilde sıfıra indirgenip yok edilmesi neticesinde futbolun cazipliğinin de yok edileceği görüşüne katılmıyorum. Emeğin karşılığı neyse hakkı da odur ve karşılığı alınmalıdır. Şahsi zevklerini tatmin etmek için, tüm hafta iyi ya da kötü az ya da çok emek harcayan, hazırlanan ( evet belki para kazanmak için ) sporcuların emeklerine yazıktır! Günahtır!. 
Hakemlik elbette bilgi, tecrübe, eğitim, yeterlilik, kişilik, kondisyon ve konsantrasyon işidir ama kişilik alelade şekilde sayabileceğimiz bir nitelik değildir. Hakem düzgün yaşantısı, dürüst kişiliği, insan ve toplum psikolojisinden anlayan, insanın bireysel ve toplumsal davranışlarını yorumlayabilen kişilerden olmalıdır.
“Hatalı bir karar neticesinde kazandığım bir gol ya da bir galibiyette yüzümü yere eğerim küçük bir çocuk gibi ve incelemeye başlarım küçükken incelediğim gibi halı desenlerini. O utanmazsa(!)onun yerine de ben utanırım.”