Dünya Futbolu (195)

Futboldaki insanüstü performansları vurgulamak için sıkça kullanılır "uzaylı" kelimesi. Messi'nin bir uzaylı olduğundan bahsedilir durulur. Cristiano Ronaldo'nun Real Madrid formasıyla oynadığı 438 maçta attığı 450 gol ve yaptığı 131 asist ancak bir uzaylının ulaşabileceği bir istatistiktir. Bu bağlamda insanlık tarihinin gidiş yönünü derinden etkileyen dört Floransalı Rönesans sanatçısı Leonardo da Vinci, Raffaello, Donatello ve Michelangelo için de uzaylı yakıştırması çok abes olmaz. İsimlerini bu dördünden alan ninja kaplumbağalar da birer labaratuvar deneyi yerine birer uzaylı olarak tasarlansalardı hayran kitlelerinde bir eksilme olmazdı muhtemelen.

Fakat gerçek anlamdaki uzaylıların dünyadaki varlığı çok görülmemiş bir durum olmak zorunda da değil. Elimizdeki bilimsel veriler tüm canlılığın tek bir ortak atadan geldiğine işaret ediyor. Panspermia adı verilen hipoteze göre, cansız maddeden oluştuğunu bildiğimiz ilk canlı hücrenin oluşması, uzaydan gezegenimize gelen moleküller sayesinde oldu. O moleküller olmasaydı canlı madde oluşmayacak ve biz evrimleşmeyecektik. Panspermia hipotezine göre dünyadaki tüm canlılar aslında biraz uzaylı. Bu hipotez elbette kanıtlanmış bir bilimsel teori değil ve bilimsel çevrelerde oldukça tartışmalı.

Oldukça tartışmalı olmayan bir konuysa ufoların varlığı. Azımsanmayacak bir kitlenin inandığı ve gördüğünü iddia ettiği ufoların varlığına aklı başında insanların çoğu inanmıyor. Birisi ufo gördüğünü iddia ettiğinde insanlığın büyük kısmı ona inanmaz. Ufo gördüğünü iddia eden kişinin bir şahidi de olmaz çoğu zaman. Olsa bile bu genellikle o kişilerin gökyüzünde gördükleri bir cismi yanlış yorumladıklarına inanılır. Peki ya 10 bin kişi aynı şeyi gördüyse?

27 Ekim 1954 öğleni Stadio Artemio Franchi'de oynanan ACF Fiorentina ve Unione Sportia Pistoiese arasındaki maçın ikinci yarısının hemen başlarında hakem oyunu durdurdu ve stadda bulunan 10 bin taraftar, futbolcular ve diğer yetkililer aynı anda gökyüzüne baktı. İddialara göre uzaklardan hızlı bir şekilde dev bir cisim gelip sahanın tam üzerinde durmuştu. Bazıları bu cismi bir Küba purosuna benzetti yıllar içinde, bazıları dev bir yumurtaya. (Belki Arrival filminin yapımcıları da bu olaydan esinlenmiştir.) "Uzaylılardı" diyor o gün sahada olan Gigi Boni kendinden emin bir şekilde: "Başka bir açıklamam yok."

Dönemin Pistoiese kaptanı Romolo Tuci, BBC'ye verdiği bir söyleşide o gün çok mutlu olduğunu söylüyor: "O zamanlar herkes ufolar hakkında konuşuyordu ve biz bunu deneyimledik. Biz onları gördük. Buna gerçekten inanıyorum. Biz stattaydık ve onları gördük." O gün statta olan herkes pek çok kaynakta gökyüzündeki ufoları onaylıyor. Yalnızca maçın hakemi kendinden o kadar emin değil, ya da görevi gereği diplomatik bir dil kullanıyor ve maç raporuna maçı "gökyüzünde bir şey görüldüğü için" durdurduğunu yazıyor. Olayın ertesi gün Floransa'daki bir yerel gazete stat üzerindeki ufoların bir fotoğrafını basıyor. Gazetenin o sayısı da, fotoğraf da bugün kayıp malesef. Belki 10 bin kişi gördükleri bir anormalliği çok yanlış yorumlamıştır. Ama belki de gerçekten uzaylılar gelip birkaç dakikalığına bir futbol maçı izlemek istemişlerdir. Ya da sahada 22 kişi bir oyun oynarken neden 10 bin kişinin onları izlediğini merak etmişlerdir.

Bir uzaylı dünyaya gelip futbol sevgimizi görse ne düşünür acaba?

Simon Critchley, Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz? isimli kitabında şöyle diyor: "Futbolu benim kadar çok sevmek cidden salaklıktır (...) Fakat aptal olmakta bir sorun görmüyorum." Umarım uzaylılar da görmüyordur. Çünkü futbolu severseler, bir gün bir stadın üzerinde durmak yerine aşağıya inip aramıza katıldıklarında kaynaşmamız çok daha kolay olur.

Haziran 1966’da FIFA, 1978 Dünya Kupası’nı düzenleyecek ülkeyi belirledi: Son kırk yılını askeri darbelerle geçirmiş, ekonomik buhranın, siyasi baskının tüm harflerini, tüm türevlerini ve fazlasını yaşamış Arjantin.

Arjantin’in tarihi 1930’lu yıllardan başlayarak ara ara kesintiye uğrasa da askeri darbenin pençelerinden kurtulamamış bir tarih olarak yazılıdır tüm kitaplarda. 1943’teki darbeden sonra Juan Peron’un yükselişi başlamıştır. Ekonomik atılımlarıyla 1946’da bir halk kahramanı olarak iktidara gelmiştir. Halk kahramanıdır, oysa Josef Mengele veya Adolf Eichmann gibi savaş suçlusu Nazileri ülkesine almıştır. Arjantin’de ulusal bir araştırma komisyonunun verilerine göre İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Arjantin’de en az 180 savaş suçlusu hiçbir sorun yaşamadan saklanabilmiştir. Fakat Peron’un ekonomik önlemleri, Büyük Buhran sırasında ciddi bir sefalet yaşamış halkın çok geniş bölümünü refahla tanıştırmıştır. Halk kahramanıdır o yüzden.

1955’te askeri bir darbeyle indirilmiştir Peron. Paraguay, Venezuela ve Dominik Cumhuriyeti üzerinden İspanya’ya sürgüne gitmiştir. Destekçileri o kadar şanslı değildir. Binlerce Peronist kurşuna dizilmiş, binlercesi işkence görmüştür. Ülke yeni bir kısır döngüye girmiş, ekonomi batmış, üretim bukalemun gibi sürekli şekil değiştirmiştir. 1958’de başkanlığa seçilen Arturo Frondizi, sürgündeki Peron’la işbirliği yapınca ordu tarafından indirilmiştir. 1963’te seçilen Arturo Illia, Peron’un partisi JP’yi ve komünist partiyi yeniden yasallaştırmış, ırkçılığı yasaklamış, özel petrol şirketlerini kamulaştırmış, bugün hala geçerli olan bir asgari ücret yasası çıkarmış, ana besin maddelerinin fiyatlarına üst sınırlar getirmiş ve devletin eğitim bütçesini ikiye katlamıştır. Illia’nın ipini kapitalizm çekmiştir. İlaç sanayisini devlet kontrolü altına alıp ilaç fiyatlarını devlet zoruyla düşürünce sektörün ordu içerisindeki lobiciliği hızlanmış ve ordu Illia’yı görevden almıştır.

Illia’dan sonra ülkeye yeniden cunta hükmetmiştir. Ta ki darbeci devlet başkanı Lanusse 18 yıl sonra Peron’un ülkeye dönmesine izin verene kadar. Peron gelir gelmez 1973’teki seçimi kazanmıştır fakat kısa süre sonra vefat etmiştir. Seçildikten sonra yardımcısı olarak atadığı eşi Isabel başkan olmuştur ama tecrübesliğinin kurbanı olarak o da 1976’de yapılan yeni bir darbeyle indirilmiştir. İki yıl boyunca sayısız insan korkunç işkencelerden geçmiştir. Ve 1978 Dünya Kupası’nın tarihi gelip çatmıştır. 1978. Cruyff’un önderliğinde gelişen Hollanda’nın akıllara geldiği yıllar. Ve Arjantin’de rejim karşıtı insanların işkence gördüğü, öldürüldüğü ve ansızın kaybolduğu yılar. Askeri rejimin devam ettiği 1976 ve 1983 yılları arasında 30 bin insan öldürülmüştür.

Tehdit edildiğinden mi yoksa protesto ettiğinden mi bilinmez, Cruyff Arjantin’de düzenlenecek Dünya Kupası’na katılmayacağını açıklamıştır. Diğer Hollandalı milli futbolcular da halkın tepkisiyle bir dayanışmaya girecekken kendilerine vaat edilen yüksek primlere ikna olmuşlardır. Havalimanının arka kapısından gizlice bir uçağa binip Arjantin’e, darbelerin ülkesine, şampiyon olmaya gitmişlerdir.

Dünya Kupası, darbecilere kendilerini aklama imkanı sağlamıştır. İyi bir turnuva tüm dünyada Arjantin’in imajını düzeltecektir. Bu nedenle tüm maçlara katılım sağlamışlardır generaller. Basının futbolcuların ağzından “Darbe sizi etkiliyor mu?” minvalindeki laf alma çabaları, on yedi yaşındaki Maradona’nın neden kadroda olmadığı tartışmaları, Arjantin’in sosyalist teknik direktörü Luis Menotti’nin cuntacılarla kol kola gülücükler dağıttı fotoğraflarla başlamıştır kupa.

İkinci grup turunda Arjantin’in finale çıkmak için en az dört farklı bir galibiyete ihtiyacı vardır Peru karşısında. Arjantin, Peru’yu 6-0 mağlup ederken, cuntanın Peru’ya yardımları konuşulacak ve Arjantin’in 6-0 galibiyeti “şike” olarak yorumlanacaktır dünyanın büyük bir kısmında. “Arjantin sahadayken cunta bize insan gibi davranıyor, maçları dinlememize izin veriyor. Kısa bir süreliğine de olsa kendimizi avutabiliyorduk” diyor o günlerde maç bahanesiyle işkenceden kurtulan insanlar.

Arjantin finalde Cruyff’suz Hollanda’yı uzatmalarda 3-1 mağlup ederek ilk kez Dünya Kupası’nı kazanmıştır. Tarihi acılarla, katliamlarla, darbelerle geçen bir ülkeyi o yıl, “Tango” adında bir futbol topu kısa süreliğine uyuşturmuş, afyon görevi görmüştür.

Ve sonra her şey bitmiştir. Acılar devam etmiştir. Ve 1978 yılından itibaren her Cumartesi günü, çocuklarından haber alamayan anneler toplanarak eylem yapmıştır Buenos Aires’te. Çünkü cunta sırasında öldürülen 30 bin insanın çoğunluğu idam edilmemiştir. Ansızın kaybolmuştur.

'Fanatik' dedikleri, tımarhanelik bir taraftardır. Gerçekleri görmezden gelme hastalığı en sonunda öylesine bir hal almıştır ki, sağduyu yok olmuştur. Bu yok oluştan geriye ise, şuursuzca sağa sola saldıran bir öfke yumağı kalmıştır.

Eduardo Galeano “Gölgede ve Güneşte Futbol” adlı kitabında böyle tanımlamıştır fanatik seyircileri. İşte o fanatik seyirciler bazen dozu öyle kaçırırlar ki ellerinde ne varsa sahaya fırlatırlar.

İşte size o fanatikler tarafından futbol sahalarına fırlatılmış yabancı maddelerden bir demet;

Marcos Evangelista de Moraes (Cafu), Javier Adelmar Zanetti, Alexis Alejandro Sanchez Sanchez, Roberto Palacios, Carlos Alberto Valderrama Palacio, Claudio Luis Suarez Sanchez, Victorio Maximiliano Pereira Paez. Latin Amerika’nın önde gelen milli takımlarının en çok forma giyen futbolcuları bunlar. Hepsinin adı İspanyolca veya Portekizce.

Joganitayı takip edenler bu platformun ne kadar özgür ve özgün olduğunu bilirler, burada ayrıştırma yoktur sadece insanlar ve futbol hakkındaki düşünceleri vardır.

“Hayatının en güzel anı hangi goldü” sorusuna Eric Cantona “bir gol değildi” diyor Hayata Çalım At (Looking for Eric, 2009) filminde. Belki de filmin yönetmeni Ken Loach dedirtiyor ona bunu ama King Eric “bir pastı” dediğinde bunun sadece bir senaryo diyaloğu olduğuna inanası gelmiyor insanın.

Kocaman bir çınar ağacıyla incecik gülden narin bir saz birbirlerine komşuymuş. Çınar saza tepeden bakarak şöyle demiş: “ Bir kendime bir sana bakıyorum da acıyorum sana ne kadar ince ne kadar narin canlılarsınız böyle. En küçük rüzgâr da hemen beliniz bükülür. En küçük su dalgası anında ürpertir. Zavallılar.” Saz içini çekerek, “haklısın” demiş. Çınar iyice küçümsemiş onu. “Bir de bana bak. Ne kadar haşmetliyim, güçlü kuvvetliyim. Gövdem senin gövdenin neredeyse bin katı. Dallarımın sıklığından güneş kollarını toprağa ulaştıramıyor. Kuşların çokluğundan dallarım neredeyse görünmeyecek. Rüzgâr vız gelir bana… Dilersen sen de gel benim gölgeme sığın birlikte yaşayalım. Saz çınarın sözlerini gülerek karşılamış. “ ben inceyim ama rüzgârdan büküldüğüm de kırılmam. Çünkü gövdem esnektir benim ama sen… Der demez bir rüzgâr bir fırtına ortalığı birbirine katmış. Rüzgâr zavallı ulu çınarı kökünden söküp atmış.

Sporda şiddet, ülkemizde ve dünyada yapılan tüm çalışmalara rağmen bir türlü kesin çözüm bulunamayan bir sorun. Bu sorunu yenilikçi bir fikirle ele alan Rus tipi yeni holiganizm akımı kökten çözüm olmaktan uzak olsa da incelenmeye, desteklenmeye ve geliştirilmeye son derece açık bir konsept. Kişinin zinde olmasını ve sağlıklı kalmasını temel alan bu akım Rus siyasetçiler tarafından da destek bulmaya başladı. Öyle ki bazıları bunu bir spor dalına çevirebileceklerini bile düşünüyor.

Sayfa 1 / 25