Adalet mi? Devam mı?

Neden-sonuç ilişkisinin ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Bir nedene bağlı olarak yapılan eylemin doğurduğu sonuç ile bu eylemin yapılma nedeni arasındaki ilişkiye neden-sonuç ilişkisi denir. Neden-sonuç ilişkisinin anahtar kelimesi “için”dir. Benim fikrime göre de hiçbir şey nedensiz olamaz.

 

1996 yılı, Trabzonspor-Fenerbahçe maçı. Yer Hüseyin Avni Aker Stadı. Maç öncesi Fenerbahçe kafilesi şehre girdiğinde gerginlik yaşanıyor. Trabzonsporlular kafileyi taşlıyorlar. Dönemin Fenerbahçe başkanı Ali Şen, Aygün Taşkıran adlı oyuncuyla kamera karşısına geçiyor. Oyuncunun kafası atılan taşlardan yarılmış, sargılı. Can güvenliklerinin tehlikede olduğunu öne sürerek dönemin siyasileriyle irtibat kuruyorlar. Çevre illerden askeri kuvvetler şehre geliyor. Şehirde bir anda olağanüstü hal ilan ediliyor. Maçın tansiyonu zaten yüksekken, bir de bu yapılanlar eklenince hayli gergin bir atmosfer oluşuyor. Maç bittiğinde Fenerbahçe galip gelmiş ve büyük ölçüde şampiyonluğunu ilan etmişti. Yıllar sonra yapılan bir itirafta Aygün Taşkıran, kafasında bir şey olmadığını aldatma amacıyla kafasını sardıklarını belirtti. Ayrıca rahmetli Profesör Doktor Kaya Çilingiroğlu bir hekim olarak Aygün’ü görmek ister ancak Fenerbahçe yönetimi, Aygün’ü göstermez.  Ayrıca Ali Şen yıllar sonra bir televizyon programında bu olay ona sorulduğunda; “Başarıya giden yolda yapılan her şey mubahtır. diyerek aslında bugünkü Fenerbahçe yönetiminin felsefesini ortaya koymuştur.

 

Yıl 2005, bu sefer yer Şükrü Saraçoğlu Stadı. Şampiyonu büyük ölçüde belirleyen önemli bir maç oynanıyor. Maçı Fenerbahçe kazanıyor ve yine büyük ölçüde şampiyonluğunu ilan ediyor. Hakem Cem Papila ve kurmayları maçı öyle bir yönetiyor ki hiçbir futbol otoritesi, hakem camiasından herhangi biri, bu maç için o hakemlere “iyi maç yönetti” derse sadece gülümseyin, geçin. 96 yılında saha dışı olaylarla ortamı gerip Ali Şen’in deyimiyle “bir taşla şampiyon olan” Fenerbahçe, 2005 yılında ise aksi iddia edilemez büyüklükteki hakem hatalarıyla şampiyonluğunu ilan etmiştir.

 

 Trabzonspor, İstanbul kulüpleri gibi her sene iyi kadro kurabilecek bir ekonomik güce sahip değil. Bu yüzden bu yarışta “Ben de varım”  dediği sezonlar arasında yıllar vardır.

 

Başka bir sezona gidelim. 2010-2011 sezonu. Lig bitmiş Fenerbahçe şampiyon(!) olmuştu. Trabzonspor bir kez daha şampiyonluğu kaptırmıştı. Fenerbahçe bu sefer bileğinin hakkıyla şampiyon olmuştu. 17 maçta 16 galibiyet alarak. Derken Fenerbahçe bizi şaşırtmadı. 3 Temmuz sabahı şike davası gündeme geldi. 16.ACM, Yargıtay, UEFA Disiplin Kurulu, UEFA Tahkim Kurulu, CAS ve İsviçre Federal Mahkemesi Trabzonspor’u haklı buldu. Fenerbahçe’nin şike yaptığını, Trabzonspor’un 2010-2011 şampiyonu olduğunu tescil etti. Ertesi yıl Türkiye liginin şampiyonu sıfatıyla Şampiyonlar Ligi’ne Trabzonspor katıldı. Avrupa Trabzonspor’un şampiyonluğunu tescilledi. Ama Türkiye’de öyle olmadı. Mahkeme kararlarına uyulmadı. UEFA’nın Şampiyonlar Ligi’ne Trabzonspor’u almasını dikkate almadı. Aslına bakarsanız yapması gereken hiçbir şeyi yapmadı. Fenerbahçe Avrupa kupalarından 2 yıl men edildi. Avrupa her şeyi halletmişti aslında, Türkiye mahkemeleri de aynı şekilde. Yapılması gereken tek bir hamle kalmıştı; Şampiyonluk kupasının Trabzonspor’a teslim edilmesi. Yapmadılar. Başbakan Erdoğan “Kişiler ve kurumlar ayrılmalı.” dedi. Ana muhalefet partisi Genel Başkanı Kılıçdaroğlu “ Aziz Yıldırım’a büyük bir haksızlık yapıldı.” dedi. Türkiye kulüplerine verilen men cezalarını, Bahçeli “ haksızlık” olarak açıkladı. Trabzon şehri ve Trabzonspor kaderine terk edildi. Ülkenin siyasileri, medyası, aydınları, kısaca elini taşın altına koyması gereken kim varsa bu haksızlığa dur demedi. Özkan Sümer’in söylediği gibi “Şike daha büyük bir şikeyle kapatıldı.” Ülke olarak adaletin tecelli etmesine dair herhangi bir girişimde bulunulmadı. Haklının hukuku değil güçlünün hukuku geçerli oldu. Adaletin bu ülkede isimden başka bir şey çağrıştırmaması gerektiği öğretildi.

 

Son Trabzonspor-Fenerbahçe maçıyla beraber ülkenin büyük çoğunluğundaki Trabzon düşmanlığı, ön yargısı, kini, nefreti bir kez daha gün yüzüne çıktı. Öyle ki terörist, şiddet yanlısı, barbar, faşist Trabzon söylemleri baş gösterdi. Öncelikle şunu söylemek isterim neden-sonuç ilişkisinde Türkiye’de insanlar sonuç odaklıdır, çünkü nedenini sorgulamak zor gelir. Ancak ortada bir olay varsa bir nedeni de mutlaka vardır. Olayın kendimce köklerine inmek isterim. 2011 yılına kadar her kulübe verildiği gibi Trabzonspor aleyhine de birçok kez karar verilmiştir. Veya her kulübün maçının gergin geçebileceği gibi birçok Trabzonspor maçı da gergin geçmiştir. Ama 2011 yılında yaşanan daha farklı bir durumdu. İnsanların emekleri, alın teri, hakkı göz göre göre gasp edildi. Kimse sesini çıkarmadı, kimi işine öyle geldiği için, kimi önemli bulmadığı için sustu. Ama öyle ya da böyle Türkiye bu olaya karşı sadece sustu. 2011’den sonra Trabzon kentinin Fenerbahçe maçlarına olan bakış açısı değişti. Bu kent için Fenerbahçe karşılaşmaları artık sadece futbol maçı olmaktan çıkıp hak arama mücadelesine dönüşmüştü.  Öyle ki 96 yılında şampiyonluk gitmesine rağmen bu kadar olay yaşanmamıştı. 3 Temmuz’dan bu yana şikeciler ve onlara çanak tutanlar ödüllendirildi. Trabzonspor ise dışlandı. Soruyorum size; 2011 yılına kadar Trabzon’da neden bu kadar olay olmuyorken 2011den bu yana neredeyse her sene bir olay oluyor? Bunun asıl suçlusu adaletin sağlanması için hiçbir şey yapmayan, adaletin tecelli etmemesi için uğraşanlar mı yoksa hakkını mahkemelerde alamadığı için oraya buraya saldıran Trabzonsporlular mı? Siz bu şehri daima ötekileştirdiniz, yetmedi emeğini çaldınız, adalet arayışını umursamadınız. Haklı öfkelerinin dışavurumunu Trabzon şehri yeryüzünden silinsin söylemine kadar getirdiniz.

 

2011 yılından bu yana Trabzonspor seyircisinin Fenerbahçe maçlarında çıkardığı olayların hepsine benim de doğru demem mümkün değil. Ancak yapılan eylemler doğru olmasa da altında yatan sebeplerin haklılık payı var. Özkan Sümer’in bir sözüyle yazımı bitirmek isterim : “Bizden hep çaldılar. Masa başında oynayıp; sahada emeklerimizi, sevincimizi, geleceğimizi çaldılar. Hepsini geri almadan bu defter kapanmaz.”

 

 

Ekrem KILIÇ