Vicdan Rengi Formalar

“Vermediğiniz şeyi alamazsınız,

 

kendinizi vermeniz gerekir.

 

Devrimi satın alamazsınız,

 

Devrimi yapamazsınız

 

Devrim olabilirsiniz ancak…*

Kitleleri apolitize eden veya hali hazırda apolitik olan kesime hitap eden futbol bu kimliğinden (fado, fiesta,futbol) -istemeden de olsa- evrimleşerek; kendisine adeta birer asalak gibi yapışmış; Türk futbolunun suyunu,besinini, ışığını her türlü sömüren, sömürdükçe büyüyen,dallanan çeteler ve onların yarattığı statükoya karşı bir isyan kimliğine bürünmüştü…

Bizler gördük ki bu iş; bir kaç iş adamı görünümlü futbol mafyatiklerinin ceplerini doldurma-toplumsal prestij kazanma sürecinin de ötesine gidiyor, işin içine asalağın da asalaklığını yapan siyasiler giriyordu.

Bu kirli düzende, gönül verdiğimiz futbolun baş aktörleri olan futbolcular; ipleri bu güçlerin elinde olan ve sağa sola savrulan kuklalardan başka bir şey değildi. Kukla olduğunun farkında olup, sömürüden kendi payına düşen üç-beşi alanlar dışında; iyi niyetle, hırsla, emek vererek, ter döken diğer futbolcular ise başından sonuna kadar belirlenmiş bir oyunun içinde kendi emekleri sayesinde takımının başarılı olduğunu; ya da kendi yetersizlikleri yüzünden takımının da başarısız olduğunu düşünüyorlardı.

Bu sürecin en olmazsa olmazı “yetkili” kurumlardı. Panayırlarda içine para atılınca isteğimiz doğrultusunda çalışan oyun makineleri gibi işleyen federasyon, disiplin kurulu, etik kurulu gibi kurumlar; panayırda cebi dolu zengin çocuklarının içine para atması ile onların istedikleri gibi çalışıyordu. Bizler, yani onları çalıştırmaya yetkisi, gücü ya da parası olmayanlar; şaşalı ama içi boş görüntülerine belki çalışır umuduyla bakıp geçiyorduk.

 Biz, gırtlağımıza kadar dolmuştuk. Kalbimiz adaletsizliğe karşı büyüyen isyanımızla dolup taşıyordu.

İçi boş, gürültülü, bol kuklalı ve sadece parası olanların eğlendiği bu renkli ama yalan panayır yerine karşı isyan ve bunun yerine temiz futbola ve emeğe karşı övgü benim gözümde net olarak 1 Mayıs 2012′de başladı. İdeoloji ayrımı yapmadan alandaydık. Fikrimiz vicdandı. Güçlülerin ve paranın iktidarına karşı bağırdık, temiz futbol talep ettik, paraya karşı emeğin mücadelesini kutsadık. (Gönül isterdi ki bu işte emeği en çok sömürülen, bu işin emekçileri futbolcular da olsaydı ama bu ütopyanın da ütopyası olurdu sanırım.)

Diğer hafta sonu, güzel bir cumartesi günü kendimi federasyonun önündeki “Temiz Futbol İstiyoruz” eyleminde buldum, Cumartesi TemizLigcileri’nden biri olarak. Federasyonun önündeydik, adalet istemimizi belirten pankartlarımız, vicdan rengi formalarımız ile çıktık adaletsiz düzenin hastalıklı kalbinin huzuruna, İstinye’de. Slogana gerek yoktu, takımımızın adına da…Protestomuzun mesajı netti: “Temiz, adil, eşit şartlarda futbol”. Spor hukukunun gereklerinin yerine getirilmesini istiyorduk. “sahaya yansımayan şike”, “kendi kendine yapılan teşvik”, “kurumları bağlamayan kişiler” gibi sonradan uydurulmuş ve varlığına inandırılmış halüsinatif hap görevi gören terimler ve bu sayede by-pass edilen adalete karşı bir dur demek; futbolun evrensel değerlerine, hatta insan olmanın evrensel değerlerine sahip çıkmak için oradaydık.

Tekere çomak sokmak istiyorduk ancak yine de bir sorun vardı. Yel değirmenlerine savaş açmış elli kişilik Don Kişotlar ordusuyduk. Belki inançsızlıktan, belki güvensizlikten, belki umutsuzluktan, belki bıkmışlıktan, belki farklılıklarımızı örtbas edemediğimizden orada değildik. Oysa gücümüzün farkında değildik, neler yapabileceğimizin…Tek yapmamız gereken farklılıkları bir kenara bırakıp, vicdan rengi formaları üzerimize geçirip, safımızı almaktı. Devrimi, kendimizde yapmalıydık, devrimin kendisi olmalıydık, çemberin dışına çıkmalı, çıkmak için adım atmaktan korkmamalıydık.

Biz, inanıyorum ki Cumartesi TemizLigcileri olarak çemberin dışına cesurca bir adım attık.

Trabzon’da, yol boyunca denize ulaşan dereler görürüz. Ve ardında derin vadiler. Milyonlarca yıl önce o vadilerin bu küçük derenin sabırlı, sürekli aşındırmasıyla oluştuğunu ve derenin engin denizlere ulaştığını biliriz. Biliriz de, düşünmeyiz bunu.

Düşünmeli bunu.

Kendi gücümüzü düşünmeli.

Şairin dediğini ben affınıza sığınarak biraz değiştireyim;

Temiz futbolu düşünmek güzel şey, temiz futbol ümitli şey; dünyanın en yetenekli futbolcusunu yeşil sahada izlemek gibi bir şey; fakat artık ümit yetmiyor bize, biz artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyoruz.