Düşle : Seni Anlatabilmek Seni

- Ütopya ‘ufuk’a benzer, dedi. Başını dizine koyan torununun saçlarını okşarken ihtiyar.

- Sen iki adım atarsın, ufuk sanki on adım uzaklaşır.

- O zaman ne işe yarar ütopya? diye sordu çocuk,

-  İlerlemeye... diye karşılık verdi ihtiyar..

“Hadi kalk çocuk, ilerlemeliyiz daha yolumuz var” dedi ihtiyar, oturduğu yerden doğrulurken. Çocuk bir çırpıda hevesle ayağa kalktı. İlk defa ayrılıyordu denize bakan evlerinden. Sokaktaki gürültüden, oyuncaklarından… İlk defa denize sırtını dönüp dağlara doğru yürüyordu. Biraz yorulmuştu, ne ile karşılaşacağını da bilmiyordu. Meraklı gözlerle çevresini izliyordu. Çoğu şeyi ilk defa görüyor, her birinin adını soruyordu çocuk. Sorularının ardı arkası kesilmiyordu. İhtiyar adam çocuğun sorduğu her soruya içtenlikle cevap veriyordu. Biraz seyrekleşmişti sorular. Bir ara hiçbir şey sormadı çocuk. Sonra birden, “dede” diye seslendi çocuk. Benim adımı kim koydu? İhtiyar adam hafifçe çocuğa doğru döndü, “ben” diye karşılık verdi. Peki, dede Kazım ne demek? Bana neden Kazım ismini koydun? Diye devam etti. İhtiyar adam birden sendeledi, haziran sıcağı yerini akşamın tatlı esintisine bırakmıştı. Adam üşüdüğünü hissetti. Dizlerinin üzerinde durmakta zorlandığını fark edip yavaşça yere çöktü. Çocuk da ne zamandır bu anı bekliyormuş gibi hemen yanına ilişti. Bir müddet öylece durdular. Yaşlı adam sanki bir sırrı açıklayacakmış gibi gerilmiş hissediyordu kendini. Hatıralarını incitmek istemiyordu. Çocuğun rüzgârda dağılan saçlarını düzeltirken, kalabalığa seslenecekmiş gibi boğazını temizledi. Sakince anlatmaya başladı: 

Çok eski zamanlarda, Eko adındaki orman perisi konuşabiliyormuş. Üstelik o kadar güzel konuşuyormuş ki, sözcükleri sanki daha önce başka hiçbir ağız tarafından dile getirilmemiş gibi güzel geliyormuş onu dinleyenlere. Ancak Zeus’un karısı Tanrıça Hera sıklıkla yaşadığı kıskançlık krizlerinden birinde onu lanetlemiş, Eko kendi sesinden mahrum kalmış. O andan itibaren artık kendi başına hiçbir şey söyleyememiş, sadece başkalarının söylediklerini tekrar edebilmiş.

İhtiyar adam sözünü tamamladığında anladın mı der gibi çocuğa baktı. Çocuk anlamadığını aynı şekilde ifade etti. Yaşlı adam gülümseyerek yerinden doğruldu. “ Hadi şu karşı yamaca doğru bağır” der çocuğa. Çocuk avazı çıktığı kadar bağırır “Kazım” diye. Sesi defalarca yankılanır dağda. Çocuk gülümseyerek: Dede, Kazım dağ mı demek? Diye sorar. Yaşlı adam sarılır öper torununu. Haydi, acele edelim az kaldı, der.

İhtiyar adam geldik dediğinde hava henüz kararmıştı. Kadim zamanlardan kalma bir evin önünde duruyorlardı. Adam bahçe duvarından bir taşı yavaşça oynattı arkasından siyah bir poşet çıkardı. Poşeti yavaşça açtı, sanki bir ayine hazırlanıyor gibiydi. Poşetin içinden çıkardığı paslı büyük bir anahtarı kapının kilidine yerleştirip çevirdi. Sonra kapıya omzunu dayayıp iteleyerek kapıyı açtı. Kapı geri doğru giderken uzun zamandır özlem içinde bugünü bekliyormuş gibi acıklı bir ses çıkardı. Yaşlı adam cebinden çıkardığı çakmakla girişteki mumu yaktı. Mumun aleviyle kapı eşiği, çocuğun yüzü aydınlandı, mumla birlikte adamın hayalleri de yüzünde ışımaya başladı. 

Adam yılın bu zamanları şehirdeki evinden ayrılır 2-3 hafta gelmezdi. Küçük çocuk, birkaç yıldır dedesinin peşinden gitmek istiyordu ancak bu yıl ikna edebilmişti dedesini. Çocuk ilk defa ayrılıyordu evinden, oyuncaklarından. Adam uzun yıllardan sonra ilk defa yalnız değildi bu evde. Çocuk tuvalet evin dışında olduğu için ilk defa pencereden çişini yapıyordu.

Ahşap evden gelen sesler küçük çocuğu ürkütüyordu. Günlerdir yağan yağmurdan çöken sisten dolayı sevememişti zaten köyü. Gaz lambasının ardında kalan gölgelere türlü anlamlar yüklüyordu çocuk. Belli ki korkuyordu çocuk yüreği. Korkusunu bastırmak için dede diye seslendi başını göğsüne yasladığı adama. Dede, Kazım ne demek? Adam uzandığı yerden hafifçe diklendi. Çocuğun başı kucağına düştü. Adam yine bir sırrı açıklayacak gibi gerilmişti. İncitmek istemiyordu anıları. Derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı: 

Tarla, eteğindeymiş bir dağın. Adam yürümeyi henüz öğrenen oğlunu da tarlaya çalışırken yanında götürmeye başlamış. Çocuk, ağacın gölgesinde otururken tarlada çalışan babasını izliyormuş gün boyu.. Çocuk konuşmayı öğrendiğinde, su içmek için ağacın gölgesine gelen babasına sormuş bir gün: baba, deniz ne demek? Adam şaşırmış! Dağların arasındaki çocuk nereden bilsin denizi! Başlamış anlatmaya. Ertesi gün çocuk aynı şeyi istemiş. Baba n’olur bana denizi anlatsana. Günler böyle geçmiş. Derken adam yaşlanmış, tarlayı ekip biçmek sırası çocuğa gelmiş. Çocuk kızgın yaz güneşinden bunalıp ağacın altına su içmeye gelmiş. Yaşlılıktan ve çalışmaktan elleri nasırlaşmış, yüzü kırışmış adamın yanına eğilip, baba hadi bana denizi anlatsana demiş. Adam defalarca denizi anlatmış yine oğluna. Bir gün adam yine su içmeye ağacın altına gelmiş. Bu kez oturmamış, babasına elini uzatmış: “hadi baba kalk denizi görmeye gidiyoruz” demiş. Saatler süren yolculuktan sonra deniz kıyısına gelmişler. Dalgalar ayaklarını ıslatır şekilde uzunca bir süre sessizce durmuşlar. Sonra çocuk babasına dönmüş, baba bana denizi anlatsana, anlat da göreyim” demiş.”(*)

İhtiyar adam hikâyeyi bitirdiğinde çocuk çoktan uyumuştu. Çocuğun başını yastığa koyup yanına kıvrıldı ihtiyar. Gözünün önüne gelen türlü anılarla uykuya daldı. Çocuğun “dede”çığlığıyla uyandı ihtiyar. Günlerdir yüzünü göstermeyen güneş ortaya çıkmış, yağmurun defalarca yıkadığı doğa ışıl ışıldı. Çocuğun gösterdiği yere doğru baktı. Dağların arasından deniz görünüyordu çok çok uzaklarda. Öylece durup denize baktı. Yıllar önce yine bu pencerenin önündeydi. Kazım’ın ölüm haberini aldığında. O günleri anımsadı. Birden çocuğun sesi yankılandı kulaklarında.

“ Dede! Kazım deniz mi demek?”

Adam dakikalarca baktı deniz yüzlü torununa. Sonra içinde kopan fırtınaları dindirmek için eğilip sımsıkı sarıldı Kazım’a …

Evet,

Kazım deniz demek..Hoyrat, hünerli Karadeniz demek.

Kazım dağ demek. İnatçı, sesine ses veren Kaçkar demek..

Kazım, orman demek, ormana çöken sis, siste kaybolan dere demek..

Kazım,  umut demek.

Kazım, direnmek demek..

Kazım, insan demek..

Ve biz ne zaman denize sırtımızı dönsek, bil ki sana geliyoruz. Ve ne zaman sana dönsek sırtımızı bil ki denize gidiyoruz. Gidişinin bilmem kaçıncı yılı, ruhumuzda bıraktığın kesik hala ilk günkü gibi sızlıyor, ilk günkü gibi kanıyor..“Başlangıcı belli olmayan şeyin ölüm nasıl sonu olur” diyen bilge geliyor aklıma..

Ölüm nereden ve

nasıl gelirse

gelsin...

Türkülerin

kulaktan kulağa

yayılacaksa,

ve mücadele azmin

elden ele

geçecekse

ve başka takımları tutan arkadaşlarımız bile

Trabzonspor'a yüklediğin anlamlara

ağıt yakacaklarsa,

 

ölüm hoş geldi, safa geldi…(**)

 

(*) Alıntı. Yazarına ait bir şey bulamadım.

(**) Che Guevara’nın sözü. Yılmaz Okumuş tarafından Kazım’a uyarlanmıştır.